Lütfen bekleyin..
Musa Kulluk

Musa Kulluk

Cemaatler tehlikeli mi?

3 Eylül 2016

FETÖ’nün darbe teşebbüsünden sonra başlayan ve her geçen gün daha da derinleşerek devam eden bir tartışma var. Bunlara göre, cemaatler ve tarikatlar tehlikelidir. Bunlar devlete sızarak her zaman darbe teşebbüsünde bulunabilirler. Hatta buradan hareketle, durumdan vazife çıkaranlar, neredeyse “dini de yasaklayalım” diyecek kadar aşırıya gidenler bile var. Aslında cemaat, tarikat vb. yapılanmalara karşı çıkanların çoğu bilerek veya bilmeyerek dine karşı cephe alıyorlar.

O halde şu soruyu soralım: Din tehlikeli mi? “Din halkın afyonudur” diyen Marx ne kadar haklıdır? Aslında burada kastedilen, insanların acılarını ve sıkıntılarını din sayesinde unuttukları gerçeğidir. Bu bakımdan Marx haklıdır. Şüphesiz din, insanlık tarihinin her döneminde var olmuştur. Yaşanan savaşlarda ve iç çatışmalarda bir şekilde dinin rolü olmuştur. Başta Haçlı seferleri, engizisyon mahkemeleri ve mezhep çatışmaları olmak üzere, din adına çok sayıda cinayetler, vahşetler, soykırımlar işlenmiştir. Haşhaşilik ve Haricilik gibi hareketler de dini hüviyet taşırlar. Ve birileri din adına insanları katletmişlerdir. Hatta din dışı görülseler bile; Hitler, Stalin ve Mao vb. diktatörler tarafından işlenen ideolojik cinayetler de bir yönüyle inanç konusuna dahil edilebilir. Evet, bu madalyonun bir yüzü. Ama madalyonun diğer yüzüne baktığımız zaman bambaşka bir manzara çıkıyor karşımıza.

Bugün yeryüzünde medeniyet, kültür ve sanat adına ne varsa, hepsi şu ya da bu şekilde dinlerin ve inançların eseridir. Başta Kabe ve Mescid-i Aksa olmak üzere, Taç Mahal, Ayasofya, Sultanahmet Camii, Selimiye ve Süleymaniye, Köln’deki Dome, Paris’teki Notre Dam kiliseleri, Taç Mahal ve dünyanın dört bir tarafındaki binlerce mabet olmasa dünyamızda mimari adına ne kalırdı? Bu yapıların hepsi insanların gönlündeki inancın aşkıyla yapıldı.

Aslında işin sırrı Kuran-ı Kerim’de şöyle özetleniyor: “Hani Rabbin meleklere: “Muhakkak Ben, yeryüzünde bir halife var edeceğim” demişti. Onlar da: “Biz Seni şükrünle yüceltir ve (sürekli) takdis ederken, orada bozgunculuk çıkaracak ve kanlar akıtacak birini mi var edeceksin?” dediler. (Allah:) “Şüphesiz sizin bilmediğinizi Ben bilirim” dedi. (Bakara Suresi, 30). Yaratıcımız, insanların yeryüzünde kan dökeceğini, fesat çıkaracağını elbette biliyordu. Ama onların bilmediklerini ve yeryüzünün insanlar eliyle imar edileceğini de biliyordu.

Michelangelo, Musa heykelini bitirdikten sonra “konuş ya Musa!” diye seslenir. İçindeki inanç olmasa dört yılını taş yontarak harcar mıydı? İnsanlığın yüz akı olarak ömürlerini sanat ve bilim uğruna harcayan büyük dehalar olmasaydı dünyamız bu kadar zengin bir geçmişe sahip olabilir miydi?

Şimdi gelelim cemaat veya din adına işlenen cinayetlere… FETÖ’nün bir cemaat görünümünde olması, onun referans aldığı dine, dindarlara ve kişilere mal edilemez. Haçlı seferlerinden dolayı Hz. İsa’yı suçlamak hangi insanın aklından geçer? Veya İsrail’in bugün Filistinlilere yaptığı zulümleri Hz. Musa’ya mal etmek mümkün mü? İŞİD vb. terör örgütlerinin işlediği cinayetlerden İslam’ı sorumlu tutmak insafla bağdaşır mı?

O halde FETÖ bahanesiyle tüm cemaatleri suçlamak, Risale-i Nur’u veya İslam’ı yargılamak gibi toptancı bir basitliğe düşmek kabul edilebilir bir şey değil. Belki Aristo mantığı ile düşünürsek bu hataya düşebiliriz. Oysa bizim geleneğimizde var olan “bulanık mantık” (fuzzy logic) veya -günümüz moda deyimiyle söylersek, “kuantum mantığı” ile düşündüğümüzde daha sağlıklı sonuçlara varabiliriz. Aristo mantığına göre bir şey ya iyidir ya da kötü. Gerçekte ise hiçbir şey özünde kötü değildir. Yılanın zehri gerektiğinde panzehir olarak da kullanılabiliyor. Önemli olan bunu nerede kullandığınızdır. Yine Aristo mantığına göre bir şey ya kirlidir veya temizdir. Oysa bulanık mantığa göre çeşitli kademeler vardır. Sadece siyah veya beyaz ayırımı doğru değildir. Siyah ve beyazın bile bir sürü tonları vardır. Dolayısıyla bir şey az kirli veya çok kirli olabilir. “FETÖ zararlı, o halde bütün cemaatler zararlıdır” mantığı ile bir yere varılmaz. Bunun yerine, “Her sistemin faydalı veya zararlı yönleri olabilir” mantığından hareket edilmesi çok daha isabetli olur.

Bu vesileyle, suçu sadece bir yerlerde aramak yerine, herkesin kendinden başlayarak bir özeleştiri yapmasında fayda var. Zira mikroplar ancak uygun zemin bulduklarında harekete geçerler. Bünyede bazı zayıflıklar olmasa elbette mikroplar başarılı olamazlar. Mesela aklımızı ne kadar kullanıyoruz? Bize dini gönderen Allah, aynı zamanda aklımızı kullanmamızı emretmiştir. İmam Gazali, “İman aklı özgürleştirir” demiştir. Biz aklımızı gerçekten özgürleştiriyor muyuz? Yoksa aklımızı başkalarına kiraya mı veriyoruz? Yine İmam Gazali’den gelen çok önemli bir prensip var: “Hakikat bizatihi hakikattir. Kimin söylediği durumu değiştirmez.” Bunu hayatımızda ne kadar uyguluyoruz?

Ve tabii yapılması gereken bir başka önemli şey de , ehliyet ve liyakate önem vermek. Zira ehil insan işini doğru yapar ve kolay kolay görevini kötüye kullanmaz. Ayrıca istişare mekanizmasından istifade etmemiz gerekiyor. Tarihimizde bu konularda bize model teşkil edebilecek çok güzel uygulamalar var. Bugüne baktığımızda ABD ve İngiltere gibi gelişmiş ülkeler ehliyet ve liyakat konusuna çok önem veriyorlar. Böyle yaptıkları için de dünyanın en yetenekli insanlarını cezbedip bünyelerine katabiliyorlar. Amerika’yı Amerika yapan insanların büyük çoğunluğu yabancı uyrukludur. Bilhassa üniversitelere ve NASA gibi kurumlara bakınız. Aralarında çok sayıda Türk, İranlı, Çinli, Arap ve Hintli var. Bu kişilerin kökenlerine bakmadan onları doğru yerde değerlendiriyorlar. Ve bu sayede dünyanın bir numaralı gücü olabilmişler. Tıpkı bir zamanlar Osmanlı’nın yaptığı gibi…

Kemal Çiftçi

k.ciftci@gmail.com

Linkler
bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=