"Yazacak ciğerin var mı?"
4 milyar dolara savaş gemisini niçin alıyoruz?
Avrupa Birliği’ne tam üye olmak için “varımızla-yoğumuzla-tüm samimiyetimizle” uğraşmaktayız. Bilmeyen kalmadı, ben yine hatırlatayım. Avrupa Birliği, dostluk demek. Tek ülke demek. Tek bayrak, tek ordu, tek devlet, tek ulus demek. Avrupa Birliği “Savaşma, dost ol kardeş kal” demek.
Parayı silaha harcama!
Parayı kalkınmaya harca.
Çevreye harca.
Yoksula iş bulmaya harca.
Geri bölgeleri ilerletmeye harca. Azınlığı ezme, demokrasiyi en yüksek çıtaya yükselt. Oligarşiye, çeteleşmeye, hönkürmeye, çemkirmeye, insan hakkı-hayvan hakkı yemeye karşı çık, karşı dur. Bu ütopyası güzel Avrupa Birliği’ne girmek, girmeyi istemek, girmek için çalışmak, çıtaları yükseltmek iyi bir çaba...
Biz AB’ye gireceğiz.
Biz kiminle savaşacağız.
Yunanistan’la mı?
İspanya’yla mı?
Onlar AB üyesi.
Bizim dostumuz.
Potansiyel kardeşimiz.
Kardeş kardeşle savaşmayacağına göre ABD ile de zaten NATO’da beraber olduğumuza göre biz kiminle savaşacağız? Rusya ile mi? Rusya ile savaşacaksak 6 savaş gemisi hiç kalır. Hem zaten Rus petrolü ile doğalgazını Avrupa’ya taşıma köprüsü olmuş bir Türkiye, Rusya ile savaşmaz.
Peki biz kimle savaşacağız.
İran’la mı?
İran 700 yıllık komşumuz.
Savaşmamışız.
Şimdi niye savaşalım.
Hadi savaştık diyelim. Dünyada ilk kez geliştirilen ve ancak birkaç ülkenin elinde bulunan 6 adet U-214 denizaltı İran için çok fazla... Türkiye AB’ye girmesin diye Almanya’nın Başbakanı Merkel 40 dereden su getiriyor. Açık açık “sizi imtiyazlı üye yapalım” diyerek “Türkiye’yi ikinci sınıf ülke” gibi gördükleri hakaretini yapıyor.
Türkiye’yi aşağılıyorlar.
Kıbrıs’ta “iki halklı, iki devletli” bir çözümün oluşmasını Kıbrıs Rum kesimini şımartarak, Türkiye’den önce onu AB’ye alarak zorlaştırıyorlar. İşte 4 milyar dolarlık yüksek vuruş gücünde denizaltıları, Türkiye’yi AB’ye almak istemeyen bu Merkel Hanım’ın Başbakanı olduğu Alman silah sanayiinin firmalarına bizim Gölcük tersanesinde yaptıracağız.
Off-set yaptıracağız.
Bizim Savunma Bakanı Vecdi Gönül böyle diyor. Hep böyle derler. F-16’ları da “off-set” yoluyla (mal satarak ödemek) sahip olmak üzere almıştık. Sonradan sizin satacak malınız yok, para ödeyin dediler ve ödettiler.
Borç içinde yüzüyoruz.
Cari açık rekor kırdı.
43.1 milyar dolara yükseldi.
Son bir yıldır ihracatımız ithalatımızdan fazla veren bir sürece girdi ancak aradaki fark çok küçük. Dolayısıyla diş ticaret açığı büyüyor. Türkiye, “borç ödedikçe borcu artan” zalim kıskacından henüz kurtulamadı. Evet Başbakan’ın da övünerek söylediği gibi “Devletin borçlarında azalma var” fakat özel sektörün, özel bankaların borç yükü yüksek. Türkiye bu durumda 4 milyar dolarını 6 denizaltı yaptırmaya ayırıyor.
Biz kiminle savaşacağız?
Kimi korkutacağız? Kimi caydıracağız?
Madem ki “demokrasi çıtasını yükseltmeye” niyet ettik, bu 6 denizaltının alım kararının Meclis süzgecinden geçip geçmediğini ve önümüzdeki 25 yıl içinde bizimle savaşacak potansiyeli olanları da bilmek isteriz.
*****
Mehmet Barlas ağabeyin kadar olamadın!
Dinle Çalık’lamacı! Kötü, ahlaksız, densiz kişinin eline kalem vermek, eşkıyanın eline kılıç vermeye benzer. Eline kalem verilmiş olanlar, önce ahlaklı olmalıdır.
Sen ahlaklı mısın? Bana bir cevap ver.
500 milyar transfer parası aldın, Akşam Gazetesi’nden Sabah’a transfer oldun. Sabah’ta yazmaya başladın, gazete 100 bin okur kaybetti. Sabah Gazetesi henüz Çalık Holding’e geçmemişti. Bu para sana Sabah’ın yönetimi TMSF’de iken yani gazetenin sahibi devlet iken verildi.
Devletçiliğe düşmansın.
“Kamu” kelimesinden bile nefret ediyorsun. Mustafa Kemal, 1930’ların dünyasında Türkiye’yi ekonomik bağımsızlığa vidalamak için KİT’leri kurdu diye 70 yıl önce ölmüş Atatürk’e bile bugün kin kusmaktasın. Fakat devletin gazetesinden “gel burada muhalefete saldır, iktidarı eleştiren Necati Doğru gibi gazetecilere de her gün küfür et” dediler, çok yüklü bir maaş ve 500 milyar lira transfer parası önerdiler.
Koştunuz.
Mehmet Barlas...
Ve sen Engin Ardıç...
Basındaki birkaç arkadaş bu yaptığınızın “basın ahlakına uymadığını” söyleyip eleştirince Mehmet Barlas, aldığı 900 milyar lira transfer parasını geri verdi. Sen ise 500 milyar lira devlet parasını vicdanına irinli bir merhem yaptın, kulağının üstüne yattın. Seni “ahlaksız” diye eleştirenlere “beni kıskanıyorlar” diye çamur sıvamaya kalktın.
Çalık’lamacı!
Sana soruyorum:
Transfer parasını geri veren Mehmet Barlas ağabeyin mi doğru yaptı, paraya secde eden sen mi? Bir yaz da görelim, okurun da aydınlansın.
Yazabilir misin?
Yazacak ciğerin var mı?
Çalık’lamacı ciğerini görelim!
İşte Engin Ardıç'ın yazısı
Ciğer isteyene ciğer, kemik isteyene kemik
Geçen yıl bu sıralar seçim sonuçları hakkında yaptığı tahminleri makaraya sardığım için madara olan, bunun altından kalkamayan, dolayısıyla da bana düşman kesilen bir adam, benimle uğraşmak istiyor...
Bunu da "politika şekerine" bulamak zorunda tabii, "muhalif yazar" kimliğine sığınıp bize giydirecek ki, okuyucu işin içindeki "bireysel gocunma" boyutunun farkına varmasın.
Fakat tam olarak tutturamadı, açık verdi: Aldığımız maaşı kıskanmalar, gazetenin çalışanlarını bize karşı kışkırtmaya çalışmalar, kendi gözündeki merteğe, yani kendi gazetesinin satış rakamlarına bakmadan bizim gözümüzdeki çöple, tirajımızla uğraşmalar falan, her türlü küçüklüğü sergiledi.
Hatta bendeniz ve Mehmet Barlas için "gazeteci kılığına sokulup SABAH'a monte edilenler" bile dedi ki, haklıdır, buraya gelmeden önce Barlas taksi durağı işletiyordu, ben de kasap çıraklığı yapıyordum!
Sonra döndü bana "bok böceği" dedi, kibar adammış...
Şimdi de "ciğerimi" merak edermiş...
Acaba başbakan aleyhinde bir şeyler yazabilir miymişim?
Yazarım.
Başbakan, "kimse, ama hiç kimse, Kıbrıs Türk halkının kendi yönetiminden, eşit statü ve eşit ortaklıktan vazgeçmesini ve azınlık olarak yaşamayı kabul etmesini beklemesin" demiş.
Böylece "her gün yağladığım" başbakanla ters düşmüşüm.
Arkadaş da, tuhaftır, başbakan "onun yazdığı yazı doğrultusunda konuştuğu için" sevinmiş!
Bu "lafın gelişi arkadaşın" içini rahatlatmak için hemen söyleyeyim: Başbakan yanılıyor.
Kıbrıs Türk halkı, eğer kendi geleceğini kendisi tayin etmek yeteneğine ve gücüne sahipse, sahip olacaksa, olmalıysa, kendi yönetiminden de vazgeçebilir, eşit statüden de, eşit ortaklıktan da... Azınlık olarak yaşamayı da kabul edebilir, kendi bileceği iştir. Türkiye'nin "vesayetini" istemiyorsa istemez, bu yük ona ağır geldiyse kendi tavrını koyar.
Sonuçta, önderleri Mehmet Ali Talat'tır, biz değiliz. Rauf Denktaş'ın yerine onu seçmekle niyetlerini ve "politika değişikliği istediklerini" de belli etmişlerdir.
Kıbrıs Türk halkı, isterse Annan Planı'na "yes be annem" de der, Türkiye'ye "enough be annem" de der.
Biz de bu fikirdeysek bunu yazarız da, çizeriz de, başbakan bize karışamaz!
Bana bulaşan lafın gelişi adam, şu cümleyi kurmamı istemiş: "Tayyip Bey, sen Kıbrıs'ı Türkiye'nin sömürgesi mi sandın?"
"Tayyip Bey" ifadesi yakışıksız ama madem öyle istiyor, kendisini mutlu edeyim:
Tayyip Bey, sen Kıbrıs'ı Türkiye'nin sömürgesi mi sandın?
Tamam mı, sen de arzuladığın ciğere kavuştun mu koçum? Ayılana gazoz, bayılana limon da veririm.
Böylelikle beni tuzağa düşürdüğünü sanacak, bana bunu "söyletmeyi başardığın"(!) için beni buradan kovmalarını bekleyeceksin herhalde, yüreğin soğusun diye...
Bekle bakalım. Ama bu arada o "kutularını" uygun bir yere sok, boşuna uğraşırsın, sana bir daha yanıt vermeyeceğim.
Çünkü sen, benim hakkımda, "AB olmazsa Türk halkı adam olmaz dedi" şeklinde en utanmazca yalanı bile uydurmaktan gocunmayan bir zavallısın. Hayatının sonuna kadar da öyle kalacaksın, ikinci sınıf...
Yorum Yaz