Lütfen bekleyin..
  • Ana Sayfa
  • 20°
    20 Ekim 2019 17:14
  • Sitene Ekle
  • RSS
  • Son Haberler
  • Arşiv

Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD ve AB’ye karşı bu cesareti nereden buluyor?

01 Ekim 2016 22:45

Siyaset bilimci, Haber1 yazarı Prof. Dr. Bener Karakartal, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın TBMM’de yaptığı açılış konuşmasını analiz etti.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Meclis kürsüsünde. 15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra Gazi Meclis’e ilk gelişi. Konuşması merakla bekleniyor. Ağırlığı hangi noktaya verecek?

Ağırlık darbe teşebbüsünde değil. Cumhurbaşkanı’nın kafasında darbe neredeyse geçmişte kalmış. Yanlış anlaşılmasın. Unutulmuş değil. FETÖ’cü avı devam ediyor. Yavaşladığı konusunda basında eleştiriler var. FETÖ’cülerin suyu bulandırmak için abartılmış bir “mağduriyet” edebiyatı yaptıkları görülüyor. Bu konuda maşallah çok tecrübeliler. FETÖ’cü avı çok zor. Çok kritik sektörlere yerleşmişler. Özellikle Silahlı Kuvvetler’de olduğu gibi. Yargıda çok güçlülerdi. Öylesine ki 15 Temmuz öncesinde onlara yargıda adeta dokunulamadı. Şimdi de ne kadar temizlendiler? Kamuoyu ikna olmuş değil. Hem de hiç.  Ama bütün bunlara Cumhurbaşkanı Erdoğan, Meclis’in açılış konuşmasında çok değinmedi. Unuttuğundan değil. FETÖ temizliğini ilgililere bırakmış. Neticeyi bekliyor. İçişleri Bakanlığı’nda yaptığı değişiklikten anlıyoruz ki FETÖ temizliği için sektörler düzeyinde kafasında bir takvim var.

AB VE ABD KARŞISINDA DİK DURDU

Ağırlık dış politikadaydı ama burada da dengeler coğrafi düzeyde farklılıklar gösteriyordu. Hedefteki iki nokta:  ABD ve AB ile olan ilişkilerdi.

Dünyanın bu iki devi konusunda dinleyiciler Türk tarihinde görülmemiş ölçüde köşeli yorumlara şahit oldular. Cumhurbaşkanı Erdoğan tarihte görülmemiş ölçüde ABD’ye ve AB’ye tavır koyuyordu. Kendi tabiriyle konuşmak gerekirse bu iki süper güç karşısında “diklenmedi”. Ama “dik durdu”. Hem de bayağı dik durdu.

Türk Cumhurbaşkanı ABD  ve AB konusunda nasıl böyle bir tavır alabiliyordu? Bu cesareti nereden buluyordu? Eskiden bu ülkelerin Ankara’daki Büyükelçileri bile Türkiye’ye tepeden bakarken şimdi nasıl oluyordu da Türkiye Cumhurbaşkanı ABD’ye ve AB’ye dönük “dikkatli olun” uyarısında bulunabiliyordu?

Meselenin özünde iki nokta var: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın karakteri ve Türkiye’nin 2016 gerçeği.

TÜRKİYE: UZAKLARDAN AMA ÇOK UZAKLARDAN GELDİ

Yıl 1950. Türkiye’de çoğulcu demokrasinin başladığı yıl. Türk tarihinde ilk defa bir siyasal parti seçimlerde sandıktan çıkarak iktidar oluyor. Menderes, Başbakanlık makamına geliyor.

1950’de dünya tablosu şöyle: Bu tarihte gelişmiş dünya şimdikinden çok farklı değildi. New York’un muhteşem gökdelenleri, saray şehir Paris’in muhteşem geniş geometrik avenüleri, cıvıl cıvıl bir Londra ve hepsinin yer altlarında bir örümceği andıran metro ağları.

1950’de Türkiye’nin talosu: İnanılmaz geriydi. Nüfusun yüzde 80’i köylerde ve okur yazar değil. Doğu Anadolu’da köylüler tezek yakarak ısınıyorlar. Batı Anadolu’da köylüler, askere gidinceye kadar yalın ayak. Asker dönüşü çarık giyiyorlar. Yaşlılarda belde bir kuşak ve içlerinde iki taş parçası. Ağaç kabuklarından elde edilmiş yumuşak parçaları taşların arasına sürterek bir kibrit gibi kullanıyorlar ve kendilerinin sararak yaptıkları sigarayı yakıyorlar. Pazar ekonomisi sıfır. Köylüler tüm ihtiyaçlarını kendileri karşılıyorlar.

Yıl 1950. Türkiye’de fiili olarak kara yolu yok. Şehirlere göç de yok. Ülkede ulaşım da yok. Boydan boya giden bir kara tren var ama Erzurum’dan İstanbul’a üç gün, üç gecede geliyor. Ortalama hızı saatte yirmi kilometre. Deniz kıyısında olanlar şanslı. Eski püskü gemileri kullanabiliyorlar. Çanakkale’den İstanbul’a gidiş örneği: Çanakkale’de iskele yok. Açıkta duran bir gemiye sandallarla gidiliyor. Gece gemide uyunuyor. Ertesi gün akşama doğru İstanbul’a varılıyor.

Yakın zaman önce vefat eden çok sevgili dostum İbrahim Cevahir Trabzon’dan İstanbul’a gelişini TGRT’deki “Geniş Açı” programımda bana anlatıyor. Günler süren bir yolculuk. Biletler pahalı. “Ambarda geldim” diyor. “Denizi bir Trabzon’da gördüm bir de gelince İstanbul’da”.

İstanbul: Adı üzerinde köyler. Bakırköy, Yeşilköy. İstanbul’da memur ağırlıklı bir nüfus var. Yedi yüz bin kişi. Zeytinburnu, Bahçelievler o zamanlar uçsuz bucaksız tarlalar. Ulaşım gene kara trenle. Bakırköy’den İstanbul’a geliş bir ufak macera: kara trenle Sirkeci’ye geliniyor.

YIL 1963: AVRUPA BİRLİĞİ MACERASI BAŞLIYOR.

1959’da Menderes hükümeti ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu Avrupa Birliği konusunda ilk adımları atıyorlar. Menderes ilkel ekonomiden çıkabilmek için maksimum gayret göstermiş. Ama ilkellik öyle bir düzeydeki. Kara yolları asfaltlanıyor. Şehirler arası ulaşım başlıyor. Yurtiçi ve yurt dışına gidecek yeni gemiler alınıyor. İstanbul’daki kara trenler elektrikliye dönüştürülüyor. Köylüye buğday üretiminde teşvik veriliyor. Anadolu içinde Pazar ekonomisi başlıyor. Köylü çarığını ayakkabıyla değiştiriyor. Kasabaya, şehre hatta İstanbul’a geliyor. Zeytinburnu doğuyor. Ama ilkellik öyle düzeydeki…  Menderes ve Avrupa Birliği ile ilişki kuran Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu 1961 yılında darbeciler ve engizisyon yargıçları tarafından ölüme mahkum ediliyor ve asılıyorlar.

1963: Avrupa Birliği macerası başlıyor. Bursuyla okuduğum için biliyorum bu maceranın gizli kahramanı Fransa Cumhurbaşkanı De Gaulle’dü.  De Gaulle siyasetten ve siyasetçiden nefret eden bir yapıya sahipti. Politikacı ve politikacıların küçük ayak oyunlarından iğreniyordu. Bu nedenle Fransa’da politika üstü bir Başkanlık sistemi kurdu. De Gaulle’ü tanıyorum: onun parasıyla okudum, Paris üniversitesinde öğretim üyesi oldum ve Fransız Başbakanlığında onun ekibinde araştırma ekip şefi olarak çalıştım. De Gaulle Türkiye’nin Avrupa Birliğine girmesini istiyordu. Çünkü onun için önemli olan politika değil tarihti. Tarihte Osmanlı İmparatorluğunun oynadığı rol Türkiye’nin Avrupa’da yer almasını şart koşuyordu.

1963 yılında Avrupa Birliği ile Ankara Ortaklık Antlaşması imzalandı. Ama 1963 yılında Türkiye hala çok ilkeldi.

AB İLE İLİŞKİLER: ÇOK AMA ÇOK GERİLERDEN GELDİK.

Avrupa Birliği ile Ortaklık Anlaşmamız 1963 yılında imzalandı: Ankara Antlaşması bize Avrupa’nın kapılarını açtı.

1963 yılında Batı ne düzeydeydi, Türkiye ne düzeydeydi? 1963 Türkiye’si: enerji istatistikleri utanç veren bir düzeyde. Toplu iğne bile yurt dışından ithal ediliyor. Amerikalıların inşa ettiği Hilton dışında adeta oteli olmayan bir İstanbul. Yamru yumru sokaklar. Sokakların ortasından akan sular. Sırtında ağır yük taşıyan hamallar.

Harbiye-Nişantaşı-Talimhane-Teşvikiye arasında kapılarında “Palas” yazan sayılı sayıda beş altı katlı apartman. Asansör yalnız onlarda var. İstanbul’a iki Avrupai cadde, Vatan ve Millet caddelerini açtığı için idam edilmiş bir Başbakan. Avrupa Birliğiyle Ortaklık Antlaşması imzalıyoruz. Resmi ihraç ürünlerimiz dört adet: kuru incir, kayısı, üzüm ve fındık. Ülkede televizyon yok. Devlet tekelinde iki radyo: Ankara ve İstanbul radyoları.

1963’TE GELİŞMİŞ DÜNYA NE DURUMDAYDI?

Evlerde televizyon, buzdolabı, çamaşır ve bulaşık makinaları. Türkler bütün bunları Hollywood  filmlerinde görüyorlardı. Yurt dışına giden çok az sayıdaki Türk vatandaşı ise bu durumu yürekleri burkularak izliyorlardı.

2016’DA TÜRKİYE VE AVRUPA: ARTIK UTANACAK BİR DURUMUMUZ YOK

2016’da Türkiye bir rüya gibi: Avrupa’ya otomobil, televizyon, kahverengi ve beyaz eşya satıyoruz. Hem de rekor sayılarda. Parislilere bile dudak uçuklatacak süper otellerimiz, alışveriş merkezlerimiz var. Hızlı trenler, metrolar, süper tüneller… Mega köprülerimiz dünya rekorlarını zorluyor. Savunma sanayimiz, havacılık ve uzay: Türkiye bu sayfayı açıyor. Nükleer santraller hızlanan bir ritimde inşa edilecek gibi gözüküyor.

2016’da Avrupa ise çözemediği bir sendikal ve sosyal sorun yumağıyla boğuşuyor. Brüksel’de seçilmemiş, atanmış, şımarık, tepeden bakan bir tekno bürokrasi Avrupalıları Avrupa’dan nefret etme aşamasına getiriyor. Avrupa’da büyüme yıllardır neredeyse sıfır düzeyinde. İngiltere Avrupa Birliğinden ayrılma kararını veriyor. Bir çok Avrupa ülkesinde benzer siyasi eğilimler gelişiyor. Avrupa her açıdan, ekonomik, siyasi, kültürel, sosyal açıdan bunalımda.

1 EKİM 2016: CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN DİKLENMEDEN DİMDİK KONUŞUYOR

     Cumhurbaşkanı Erdoğan diklenmeden ama dimdik Avrupa’ya ve Amerika’ya hitap ediyor. Arkasında seksen milyonluk ekonomik açıdan dört nala koşan bir ülke var. Dünün gelişmiş ülkelerine ihracat yapan bir ülke var.

Batı artık Türkiye ile oynayamaz. Bir milyon dolar para için ufacık Lüksemburg kapılarını aşındıran bir Türkiye artık yok. Batı karşısında ezilen Türk devlet adamları artık yok. Ama batı hala eski alışkanlıklarını devam ettirmek yüzsüzlüğünde. Hala Türkiye içinde Büyükelçileriyle entrika oluşturmak niyetinde. Hala PKK’larla, PYD’lerle işbirliği içinde entrikalar oluşturma gayretinde. Bu durum böyle devam edemez. Türkiye tek taraflı biçimde batıya bağlı olmak dönemini tarihe gömdü. Şimdi gözlerini açıp yeni Türkiye’yi görüp kabul etmek zorundalar.

Dün New York Birleşmiş Milletlerde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın batıya verdiği mesaj buydu. 1 Ekim 2016’da Ankara’da TBMM’de verilen mesajda bunun devamı.

Prof. Dr. Bener Karakartal

karakartal@haber1.com

 

  • Bu haberi paylaşın:
Yorum Yaz
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (0)




Linkler

Arşivde Ara

Namaz Vakitleri
    İmsakGüneşÖğleİkindiAkşamYatsı
    05:4907:1312:5415:5418:2519:44
Anket
bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=