Lütfen bekleyin..
  • Ana Sayfa
  • 24°
    20 Haziran 2019 18:20
  • Sitene Ekle
  • RSS
  • Son Haberler
  • Arşiv

Prof. Dr. Bener Karakartal

Sakıp Sabancı: Bir Farklı İnsan

13 Nisan 2015 12:39

1980’li yılların başı. Ankara. Dış işleri Bakanlığı. Loş uzun bir koridor. Bakanlık Siyasi Planlama Dairesi Başkanı diplomatla baş başayım. Önüme bir liste koyuyor. “Bu kişileri Türkiye’ye davet edebilir misiniz” ? Listede Avrupa’yı yönetenler var. Cumhurbaşkanları, Başbakanlar, Avrupa Parlamentosu Başkanı, NATO Genel Sekreteri.

Türkiye ile Avrupa arasındaki ilişkiler neredeyse donmuş durumda. Avrupa’da güçlü bir sol rüzgar esiyor. Fransa’da Komünist Partinin desteğiyle sosyalist François Mitterrand iktidara gelmiş. Cumhurbaşkanı olmuş. Dört Bakanı komünist. İngiltere’de, Almanya’da, İtalya’da, İspanya’da sol partiler tek başlarına yahut koalisyon içinde iktidardalar. 

Hepsinin ortak noktası: Türkiye’ye ateş püskürüyorlar. Çünkü Türkiye’de askerler darbe yapmış. Demirel, Ecevit, Türkeş, Erbakan, Baykal önce hapishanede, sonra “siyasi yasaklı”.

Öğretim üyesi olarak bir süre önce Paris Üniversitesinden İstanbul Üniversitesine geçiş yapmıştım. İstanbul Üniversitesi Rektörü bana üniversitenin uluslararası ilişkiler sorumluluğu görevini vermişti. 

Paris Üniversitesinden bir Fransız meslektaşım beni aradı ve “bir şeyler yapmamız gerekir” dedi. “Askeri darbe yüzünden durum kötüleşiyor. Türkiye’nin AB üyeliği talebi zaten askıda. Avrupa Konseyinden çıkarılma söz konusu. Ama şimdi NATO’dan da çıkarılması isteniyor”. 

Nedeni aşikardı: Türkiye NATO’da Amerika’dan sonra ikinci büyük orduya sahipti. Ama Amerika dışında tüm NATO üyeleri de Avrupalıydı. Onlarda da tümüyle sol partiler iktidara gelmişlerdi. Askeri darbe ile yönetilen bir Türkiye’yi “demokrasilerin askeri örgütü” NATO’da istemiyorlardı. 

Profesör meslektaşım NATO’nun Meclisi  Kuzey Atlantik Asamblesinde yöneticiydi. “Milletvekilleri Türk Hükümetiyle muhatap olmaya yanaşmıyorlar. Sen onları üniversite olarak davet edebilirsin”. 

Öyle de oldu: yirmi beş NATO Milletvekili Türkiye’ye geldi ve “Askeri darbe bitecek. Siviller siyasete dönecek” konulu bir raporla ülkelerine döndüler.

Gerçekten de bir süre sonra Türkiye’de seçimler yapıldı. Turgut Özal Başbakan oldu. Ama Avrupa ile sorunlar çözülmedi. Eski Başbakanlar Demirel ve Ecevit hala siyasi yasaklılardı. Turgut Özal Avrupa’da “askerlerin adamı” olarak algılanıyordu. 

Dışişleri Bakanlığının loş bir odasında Bakanlık Siyasi Planlama Dairesi Başkanının bana sunduğu liste yukarıdaki durumla doğrudan ilişkiliydi: Avrupa’yı yöneten en üst düzey siyasetçileri üniversite kanalıyla Türkiye’de misafir etmek ve onlara Türkiye gerçeğini anlatmak. Türkiye ile Avrupa arasındaki buzları eritmek.


SAKIP SABANCI İLE BAŞBAŞA

Üniversitenin masraflı davetler konusunda parası yoktu. Paris’ten döndükten sonra bir Türk zengini bana davetlerim için cömertçe Holdinginin imkanlarını sağlamıştı: Nejat F. Eczacıbaşı. Bu büyük vatansever maddi desteğin ötesinde  bana ve yabancı misafirlerime evinin kapılarını da açmıştı. 

Ama yabancı Devlet adamlarının daveti için yeni sponsorlarda bulmam gerekiyordu. Sabancı’dan bir randevu talep ettim. 


SABANCI HOLDİNGİN MERKEZİNDE

Sabancı Holding o tarihte Fındıklı’da on katlı bir binada çalışıyordu. Sakıp Bey beni odasında kabul etti. İlk defa tanışıyorduk. Açıkçası onun konusunda fazla bir bilgi sahibi de değildim. O zamanlar internet yoktu. 

Konuşmaya iltifat ederek başladım: “İstanbul’un güzel bir semtinde büyük bir merkez binanız var” dedim. Cevap verdi: “Adana’dan geldik. Genel Koordinatörümüz Turgut Özal Karaköy’de bir bina tutmuş. Üç katlı. Ne yapacağız bu kocaman binayı dedim. Özal cevap verdi. Bir katta siz kardeşler oturursunuz. Bir katta da ben. Diğerlerinde de memurlar”. 

Sabancı’dan ilk intibam: “bu Kayserilinin eli sıkı. Herhalde sponsorum olmayacak” oldu. Sabancı’nın eli gerçekten çok sıkıydı. Kendisi için bile masraf yaparken çok hesaplıydı. Ama onun konusunda o zamanlar bilmediğim bir gerçek vardı: onun memleket aşkı. “Türkiyem, vatanım, Türkiyem” derken hep gözleri yaşarırdı. 

İşte bu sebeple yıllar sonra Holdingin merkezini Leventte iki mavi gökdelene taşıdı. Bunu Türkiye için yaptı. Bana “hocam bu iki gökdelen dua için açılmış iki el gibi” dedi. “Göreceksin bu iki mavi gökdelen bir örnek olacak. Etrafı mavi gökdelenlerle dolacak”. İnançlı adamdı. Öldükten sonra bölge aynı hayal ettiği gibi mavi gökdelenlerle doldu. 


RAYMOND BARRE TÜRKİYE’DE

Daha sonraları listemde olanların çoğunu Türkiye’de misafir ettik. Görevde olan Alman Cumhurbaşkanı Richard von Weizsäcker, Başbakan Helmut Kohl, Fransa Başbakanı Maurice Couve De Murville, görevde olan NATO Genel Sekreterleri Lord Carrington’u ve Manfred Worner’i İstanbul Üniversitesinde misafir ettik ve fahri doktora almalarını sağladık. Ama en zoru Profesör Raymond Barre’ın Türkiye’ye gelişiydi. Çünkü bu bir ilkti ve Fransa’nın Avrupa’da çok özel bir ağırlığı vardı. 


NİÇİN PROFESÖR BARRE?

Fransa’da iktidarda komünistlerle koalisyon halinde sosyalist Cumhurbaşkanı Mitterrand vardı. Komünistleri Türkiye konusunda ikna etmek imkansız gözüküyordu. Profesör Barre ise Mitterrand’a bayrak açmış ve Cumhurbaşkanlığına aday olmuştu. Avrupa Birliğinin kurucuları arasındaydı ve Avrupa’nın en ünlü ekonomistiydi. Başbakan olmadan önce Paris Siyasal Bilgilerde hoca olmuştu. Öğretim üyesi olunca da Paris Uluslararası İlişkiler Enstitüsünde onunla ders vermiştim. 

Ondan randevu almam zor olmadı ama ekibi kıyameti koparttı. “Profesör Karakartal farkında mısınız    “ dediler. “Barre Cumhurbaşkanlığı kampanyası içinde. Şu anda kamuoyu araştırmalarında yüzde elli ikiyle Mitterrand’ın önünde gidiyor. Her gün bir Fransız şehrinde bir toplantımız var. Kampanyayı nasıl keseriz? Barre Türkiye’ye giderse Yunanlı dostlarımız ne der düşünüyor musunuz?” 

Barre gülümsedi. Bana bir soru sordu: “Dostum” dedi. “İşçi sendikalarının grevlerindeki tutumumu hatırlıyor musunuz?” Cevap verdim: “çelik gibiydiniz. Taviz vermediniz”. “Aynen” dedi. Sekreterine  “Ajandamızı getirin” dedi. “Şu tarihteki toplantımızı iptal edin” dedi. “Türkiye’ye gidiyoruz”. 

Barre’ın Cumhurbaşkanlığı kampanyası ekibi Türkiye seyahatini yokuşa sürmek için inanılmaz güçlükler çıkarttılar. Bineceği limuzin arabadan, koruma düzenine varıncaya kadar. Elli kilometreyi geçen her mesafe için helikopteri şart koştular. 

           
SAKIP SABANCI ÇOK TİTİZ BİR PLANLAYICIYDI

Profesör Barre’ın Türkiye seyahatini Sakıp Sabancı ile beraber planladık. Onun yepyeni bir cephesini, onu efsaneleştiren çalışma üslubunu o zaman keşfettim. En ufak bir detay bile atlanmıyor, plan yapıldıktan sonra tekrarlanıyor ve üzerinde düşünüyordu. Hiç bir şey tesadüfe bırakılmak istenmiyordu.

Limuzin araba sorunu çözüldü. O tarihte Sabancı’nın bir limuzin Cadillac arabası vardı. Türkiye şimdiki Türkiye değildi. Özel sektörden dört kişilik ufak bir helikopter kiralandı. Sabancı Başbakan Yardımcısı Kaya Erdem’e telefon etti. Ondan da bir askeri helikopter sağladı.

Akşam yemeklerinde Emirgan Atlı Köşkte iki yüz elli misafire yemek verilecekti. Öğle yemeği içinde özel uçakla Ankara’ya gidilecek, Başbakanlık konutunda Başbakan Turgut Özal ile yemek yenecekti. 


BARRE EKİBİ SEYAHATİ İPTAL EDİYOR

Seyahatten bir gün önce üniversitedeki odamda telefonum çaldı. Telefon eden Barre’ın Özel Kalem Müdürü idi. “Profesör seyahati iptal ediyoruz” dedi. “Neden?” dedim. Adeta intikam gibi: “Paris havaalanları greve giriyor. Bu nedenle gelemiyoruz”. Cumhurbaşkanlığı kampanyası içindeki bir ekipten yeni bir tarih alamayacağımızı biliyordu. 

Derhal Sakıp Sabancı’yı aradım. Emirgan’da Atlı Köşk’te dediler. Sakıp bey uyuyordu. “Bana dönmesini sağlar mısınız?” dedim. Telefon edince durumu kendisine anlattım. Büyük tedirginlik içindeydim. Sakıp bey beni dinledi ve “yarım saat sonra sizi arayacağım” dedi. 

SAKIP SABANCI’YI EFSANE YAPAN FARK

Yarım saat sonra beni aradı. Duyduklarımdan ne kadar şaşırdığımı tahmin edersiniz. Sabancı: “hocam” dedi. “Barre ve ekibine Paris Cenevre hızlı treninde yerlerini ayırttım. Cenevre garında ortağım Philip Morris’in adamları onları karşılayıp Cenevre havaalanına getirecekler. Orada Philip Morris’in uçağı hazır olacak. Yeşilköy’de onları karşılayacağız”. Bu durumu Paris’e bildirdim. Kazanmıştık. Cevap geldi: “Air France uçağıyla Paris’ten İstanbul’a geliyoruz”. 

Barre ertesi sene tekrar İstanbul’a geldi. Başbakan Özal ile dostlukları ilerledi. Başbakanlık konutunda benimde katıldığım öğle yemeklerinde Özal’a ısrarla Avrupa Birliği ile ilişkileri tekrar başlatın dedi. Özal direktif verdi. AB Dönem Başkanı Belçika Başbakanı Tindemans’a “Türkiye’nin tam üyelik talep mektubu” gönderildi. Özal bir televizyon konuşması yaparak “AB ile uzun ince bir yol başladı” dedi. Sakıp bey olmasaydı bu uzun ince yola bu tarihlerde herhalde girilmeyecekti. 


DURMAK YOK YOLA DEVAM

Sakıp Sabancı’dan çok şey öğrendim. Planlama, inatçılık, iş takibi. Sabancı’nın hayatının okullarda ders kitabı olarak okutulması lazım. Türk gençlerinin ondan öğreneceği çok şey var. 

Onunla birlikte bir karar verdik. TGRT’de “Sakıp ağa ile başbaşa” belgeselini hazırladık. On üç hafta boyunca “prime time’da” 2000 yılında yayınlandı. Jeneriğine bir göz atınız. “iki defa kalp ameliyatı oldum ama bu beni durdurmadı. Yola devam”. Yönetmenimden bir şey talep ettim. “Yola devam” kelimesini çeşitli kameralarla üç defa tekrarlayın dedim. Ortaya “yola devam, yola devam, yola devam” çıktı. Bu belgeselin elli üç dakikalık özetini Sabancı Holding internette yayınlıyor. Lütfen bakınız: “Baş başa. Sakıp Sabancı Belgeseli”. Bayılacaksınız, çok seveceksiniz. Sabancı efsanesini içinden yaşayacaksınız.

SABANCI İLE FRANSA’DA VİTES BÜYÜTÜYORUZ

Sabancı Fransa’yı fethetti. Fransa’nın gururu en büyük şirketlerle ortaklıklar kurdu. “CarrefourSA, DanoneSA, BNP-AK” kuruldu. 

Çok geçmeden Fransa Cumhurbaşkanlığından ülkenin en büyük nişanı Legion D’honneur’ün Sakıp Sabancı’ya verilmesi kararı çıktı.

Tören Fransa Cumhurbaşkanı Sarayı Elysee’de yapılacak. Sabancı’nın her zamanki üslubu içinde çalışıyoruz. En ufak detayları konuşuyoruz. Ona daha önce bir çok kez gittiğim Elysee Sarayını anlatıyorum. Paris’te Four Seasons otelinde rezervasyonlarımızı yaptırıyoruz. Kalabalık bir grup olarak Paris’e gideceğiz. 

Programımızdan iki gün önce gece geç vakit İstanbul’daki evimde Elysee Sarayından bir telefon alıyorum: “Profesör Karakartal program iptal oldu” diyorlar. 

 Sakıp beyden öğrendik:  durmak yok, yola devam. “Olamaz” diyorum. “Programı neden iptal ettiniz?” Sesimin tonu karşı tarafı gülümsetiyor. Açıklıyorlar. “Amerikan Başkanı Bush biraz önce Cumhurbaşkanımız Chirac’ı aradı. Saddam’a karşı bir savaş başlatacağını söyledi. Ama Chirac’tan bir ricası oldu. Siz Fransızların Araplarla tarihi ilişkileri var. Arap Birliği Genel Sekreteri Mısırlı. Kahire’ye gidip onlarla konuşur musunuz? Savaşımız İslam’a karşı değil. Sadece Saddam’a karşı. Saddam’ı devirmek için. Saddam’ı devirip geri çekileceğiz”. Aynı ses devam ediyor. “ Profesör Karakartal, Legion d’Honneur programınızı iptal etmiyoruz. Sadece iki gün erteliyoruz”. 

Gece o saatte Sakıp Sabancı’yı Atlı Köşk’te arıyorum. Paris’e iki gün sonra gidiyoruz. Grubumuzda sadece iki fire veriyoruz. Rahmi Koç ve Bülent Eczacıbaşı beyler gelemiyorlar. 

Elysee Sarayında törene katılıyoruz: Türkan Sabancı, Dilek Sabancı, Sevil Sabancı, Güler Sabancı, Erdoğan Demirören ve eşi, Ümit ve Cem Boyner hep beraber Sakıp Sabancı’ya Cumhurbaşkanı Chirac’ın Legion D’Honneur madalyasını takmasının heyecanını yaşıyoruz. 

SAKIP SABANCI’NIN EN HEYACANLANDIĞI GÜN

Leventteki Sabancı Holdingin yirmi beşinci katındaki Sakıp beyin ofisindeyim. On dokuz yıl akıp geçmiş. Dostluğumuz kıdem kazanmış. Onun benim elimden tutarak konuşmasına artık alışmışım. “Hocam” diyor. “Size en heyecanlandığım günü anlatacağım”. Ve anlatıyor.

“Çocuktum” diyor. “Çok fakirdik. Babam güneş doğmadan bizi kaldırır, pamuk tarlasına çalışmaya götürürdü. Annem bıraksan da çocuklar biraz daha uyusun derdi. Ama tarlanın yolunu tutardık. Bir gün babam çok önemli bir haber verdi. Artık bir işçi tutacak paramız oldu dedi. Annem günler öncesinden yemekler hazırladı. O işçiyi bu heyecanla yemeğe aldık. 

Sonraları Beyaz Saray’da Amerikan Başkanıyla tanıştım. Başkanlarla tanıştım. Ama hiçbir gün babam ve annemle o işe aldığımız ilk işçiyle yediğimiz yemekte olduğu kadar heyecanlanmadım.”


ÖLÜMÜNÜN 11. YILINDA SAKIP SABANCI’DAN  NE HATIRLIYORUZ?

Bana sorsalar Sakıp Sabancı nasıl bir adamdı? diye. Ne anlatırdım

Sakıp Sabancı bir “arkadaştı”, ayrıca bir “dosttu”. Bir vefa örneğiydi.

Gözlerinden zeka fışkıran bir kişiydi. Müthiş bir merak, inanılmaz analitik bir zeka: gezmek, görmek, konuşmak, sormak, anlamaya çalışmak. Peşin hüküm vermezdi.

Bir diğer özelliği: inanılmaz mütevazıydı. Kibirin zerresi yoktu.

Eli çok sıkıydı. Yurt dışında özel araba tutmaz, taksiye binerdi. Ama ülke menfaatleri söz konusu olunca bir uçak dolusu insanı yurt dışına taşırdı. “Vatanım, Türkiyem, vatanım”. Her yerde Türkiye arardı. “Biz neden Fransa’dan, İngiltere’den, Amerika’dan, Almanya’dan geriyiz. Olmaz be ağam” derdi. 

İş adamıydı ama dünyaya dar açıdan bakan bir iş adamı değil. Onun zamanındaki Holdingler şimdikiler kadar büyük değildi. Ama o memleket söz konusu olduğunda inanılmaz cömertti. Bu faaliyetlerinin sloganı “sosyal” di. “Şimdi sıra geldi sosyale” dediği zaman gözleri ışıldardı. “Sosyal” onun için Türkiye sevdasıydı. 

Ekonomide büyük düşünmek: “daha büyük, daha büyük, daha büyük”. Bunu anlamak için gidip İzmit’teki Lassa-Kordsa tesislerini gezin. 

Raymond Barre Türkiye’ye geldiği zaman kiralanan helikopter dört kişilikti. Bana “hocam Barre ve eşiyle helikopterde ancak size yer var. Ben karayoluyla gazetecileri yanıma alarak önceden İzmit’e gideceğim. Şimdi sizden ricam, helikopter pilotuna da söyledim, fabrikanın üzerinde bir tur atmak. Barre fabrikanın ne kadar büyük olduğunu görsün”.

Aynen böyle yaptık. Helikopter inişe geçince bizi bekleyen beyaz takım elbiseli Sabancı’yı görüyordum. Barre etkilenmişti. “Böyle büyük bir fabrikayı Amerika’da gördüm” dedi. Sabancı’nın gözlerindeki gururu gördüm. Bu kendisi için değildi. Vatanı için Türkiye içindi.

Sabancı hiç yaşlanmadı. Hep genç kaldı. Hatta içinde her zaman bir çocuk vardı. İnsanları mutlu etmekten büyük sevinç duyuyordu. Birisini mutlu ettiği zaman duyduğu sevinç gözlerine yansıyordu.

Hep bir şeyler yapmak istiyordu. Bitmez tükenmez bir enerji. Bir gün bana “hocam Fenerbahçe kulübüne Başkan olmak istiyorum. Ne dersin” dedi. “Sakın” dedim. Galatasaray  UEFA Şampiyonu olduğunda Türkiye’ye ekibin uçağı içinde döndü. Benim Galatasaray  Lisesi mezunu olduğumu biliyordu. “Hocam Fenerbahçeliyim ama görüyorsun Galatasaraylıların maçından geliyorum” dedi. 

Hayret ediyorum her şeye nasıl bu kadar vakit ayırabiliyordu? İşine, dostlarına, siyasete. Kafasındaki tek kelime siyasette istikrardı. Türk kapitalizminin doğduğu yıllarda iki kutuplu bir dünyada bu doğan genç kapitalizmi yutmak isteyen her türlü tehlikenin arasından sıyrılarak gelmişti. Demokrasinin, istikrarın Türkiye için önemini biliyordu ve bu konuda da aktif olmaktan hiç kaçınmıyordu.

Sakıp ağa ile baş başa belgeselinde tekrarladığım cümle: “Türkiye Sakıp Sabancı’yı anladığı zaman bir başka Türkiye olacak. Zengin, büyük ülke olacak”. 

Öleli 11 yıl olmuş. Allah rahmet eylesin. 


PROF. DR. BENER KARAKARTAL  

  • Bu haberi paylaşın:
YORUM YAZ
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (0)
Yazarın Diğer Yazıları
3yıl önce
6yıl önce




Linkler

Arşivde Ara

Namaz Vakitleri
    İmsakGüneşÖğleİkindiAkşamYatsı
    03:2405:2513:1117:1020:4622:38
Anket
bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=