Lütfen bekleyin..
  • Ana Sayfa
  • 23°
    19 Ağustos 2019 14:50
  • Sitene Ekle
  • RSS
  • Son Haberler
  • Arşiv

Prof. Dr. Bener Karakartal

Libya olaylarının perde arkasında ne var?

04 Nisan 2011 12:34

Prof Dr. Bener Karakartal Açıklıyor

         Yirmi sene arayla iki dev ihtilal dalgası dünya tarihini değiştirdi. Türkiye’nin kuzeyinde Sovyetler Birliği İmparatorluğu çöktü. Türkiye’nin güneyinde Arabistan ihtilali patlak verdi. Siyaset Bilimi ve Uluslar arası İlişkiler Uzmanı Prof. Dr. Bener Karakartal bu iki dev tusunaminin liderlerinin bir kısmını şahsen tanımak imkanına sahip oldu. Tarih değiştiren bu olayların perde arkasını analiz ediyor.


YİRMİ SENE ARAYLA DÜNYAYI DEĞİŞTİREN İKİ OLAY: KİMSE TAHMİN EDEMEDİ.
 
         1990 yazı. Brüksel’de NATO karargahında NATO Genel Sekreteri Manfred Wörner’in makam odasındayım. Kendisini İstanbul Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Müdürü sıfatımla İstanbul’a davet ediyorum. Kabul ediyor. Konuşmamızı NATO kameraları TRT “Büyüteç” programında yayınlanmak üzere kaydediyor. Wörner bir Alman. Bana duygusal bir tonla “yaşadığım süre içinde iki Almanya’nın birleşeceğini görebileceğimi hiç sanmıyordum ama bu oluyor” diyor.

         Nisan 1991. Türkiye gazetesinin manşetten vereceği bir röportaj için Strasburg’da Avrupa Konseyinde Genel Sekreteri Catherine Lalumiere’in odasındayım. Lalumiere bana “Rusya Federasyonu Başkanı Boris Yeltsin’i tanıyor musunuz?” diyor. “Hayır” diyorum. Lalumiere “o zaman bekleyin tanıştırayım” diyor.

         Sovyetler Birliği çalkantı içinde: Gorbacov dev reformlarıyla komünizm içinde bir ihtilal yapıyor. Ama iktidara koşan Rus Milliyetçisi Rusya Federasyonu Başkanı Boris Yeltsin ondan bir ışık yılı önde.

         Yeltsin ile görüşmem Türkiye gazetesinde manşetten 26 Nisan 1991 günü yayınlanıyor. Yeltsin “yüz elli milyon Rus bana yeter” diyor. “Doğu Avrupa’daki Sovyet işgali bitmeli. Komünizm bizi Avrupa kültürümüzden koparttı. Biz tekrar Avrupalı olmak istiyoruz. Siz Türkler Asya’daki kardeşlerinizi özgürleştirin. Bizim onlara ihtiyacımız yok.”

         Bu konuşmamızdan kısa bir süre sonra Kızıl Ordu ihtilal yapıyor ama Moskova’da tankın üzerine çıkan Yeltsin ihtilali engelliyor. Artık o Rusya’da yeni patron. Komünizmi reforme etmek isteyen Gorbacov gidiyor ve yerine yeni Rusya’nın Milliyetçi lideri olarak iktidara Yeltsin geliyor.

         Bu durum bir değil esasında üç ihtilal: Sovyetler Birliği yıkılıyor. Avrupa’nın sınırları değişiyor ve Doğu Avrupa ülkeleri özgürleşiyor. Asya’daki Türk Cumhuriyetleri özgürleşiyor.


YİRMİ YIL SONRA ARAP İHTİLALİ


         Ocak 2011. Atlantik okyanusundan Hint okyanusuna uzanan geniş İslam coğrafyasını ihtilal rüzgarı sarıyor. Fas dışında bu coğrafyanın neredeyse tümü Osmanlı toprağı idi. Yangın Tunus’ta başlıyor. Oradan Mısır’a, Körfez ülkelerine ve Suriye’ye sıçrıyor.

         1980’lerin başlarında “Anayasa Hukuk Akademisi” kurucularından biri olmak üzere Tunus’ta bulunuyordum. Tunuslu meslektaşlarımın Batılı aydınlardan geri kalan bir yanı yok. Bir çoğu iki yabancı dile vakıf. Tunus iki katlı bir toplum gibi: üst katta, demokrat düşünceli aydınlar var. Ama alt katta, otoriter bir baskı içinde bir halk demokrasiden çok uzaklarda yaşıyor. Bu düzen hep sürecekmiş gibi gözüküyor.

         Benzer gözlemimi 1991 yılında Dakar’da tanıştığım Mısırlı Amr Musa’da doğruluyorum. Kendisi Birleşmiş Milletlerde ustaca dev bir manevra gerçekleştirmiş. Mısır Dış İşleri Bakanı Butros Gali’nin  BM Genel Sekreteri olmasının yolunu açmış. Boşalan Mısır Dış İşleri Bakanlığına da kendisi kapmış.

         Mart 2011. Amr Musa aynı manevra yeteneğini Mısır ihtilalinde de gösteriyor. 2011’de o Arap Birliği Genel Sekreteri. Gözlemciler onun yeni Mısır’ın ilk Cumhurbaşkanı olabileceğini söylüyor.

ARAP İHTİLALİNİ KİMSE TAHMİN EDEMEDİ. RUS İHTİLALİNİ DE: BİR ÖRNEK

         1991 Nisan ayında Avrupa Parlementosundayım. Boris Yeltsin Parlementonun Sosyalist Grubunda konuşuyor. Kendisini dinliyorum. Sakin, tane tane konuşan Yeltsin’in sözünü Sosyalist Milletvekilleri bağırarak kesiyorlar. “Biz komünizmde reform yapan Gorbacov’u destekliyoruz. Sizde ortalığı karıştırıyorsunuz.” Yeltsin gayet soğuk kanlılıkla cevap veriyor. Şahidim. “Bu muameleyi burada hak etmiyorum” diyor.

         Yeltsin Strasburg’dan Paris’e geçiyor. Israrla Fransa’nın sosyalist Cumhurbaşkanı Mitterand’dan randevu istiyor. Reddediliyor.

         Birkaç ay sonra Yeltsin Gorbacov’u devirmiş ve Rusya’da iktidara gelmiş. Yurt dışından ilk davet Fransa Cumhurbaşkanından geliyor. Yeltsin  kırmızı halıdan yürüyerek Elysee Saray’ında kabul ediliyor.

         2011 Arap ihtilali de böyle. Kimse tahmin edemiyor. Ama olaylar gelişince fırsatçılar gene ortaya çıkıyor.

         Önce Tunus: olayların patlak verdiği Tunus Osmanlı egemenliğinden sonra Fransız sömürgesi olmuş. Bağımsız olduktan sonra da Fransa ile ilişkileri mükemmel. Ama halk ayaklanması başlayınca Fransa hemen sırtını dönüyor. Devrilen Devlet Başkanının Fransa’ya iltica talebi anında reddediliyor.

         Libya çok farklı. Çünkü Libya’da petrol var. Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ile Libya lideri Kaddafi’nin araları çok sıcak. Bir süre önce Kaddafi çadırıyla gittiği Paris’te protokol kurallarını hiçe sayarak her türlü şımarıklığı yapıyor. Sarkozy’den hiçbir reaksiyon yok. İki lider arasında neredeyse arkadaşlık var. O kadar ki acımasız otokratik lider Kaddafi’nin zindanlara attığı Bulgar hemşireleri bay ve bayan Sarkozy’ler kurtarıyor ve hemşireler Bulgaristan’da devlet töreniyle karşılanıyor.

         Aynı Sarkozy savaş uçaklarına Mart 2011’de Kaddafi’nin sarayını bombalatıyor. Bu neden oluyor?

         İç politik nedenler mi? Sarkozy zorda. Fransız beşinci Cumhuriyet Anayasasıyla iktidara gelmiş ve çok güçlü yetkilere sahip. Beşinci Cumhuriyet Anayasası bizzat General De Gaulle tarafından dizayn edilmiş bir süper başkanlık sistemi. Sarkozy çok geniş bir iş adamı desteğiyle 2007 yılında De Gaulle’cü UMP partisinden iktidara gelmiş. “İki dönem Cumhurbaşkanlığı yapıp sonra tatile çıkacağım” diyor. Ama daha ilk dönem içinde Beşinci Cumhuriyette görülmemiş bir şekilde prestiji tükeniyor ve kamu oyu araştırmalarında en alt sıralara iniyor. Hem sol hem aşırı sağ önüne geçiyor. 2012 Cumhurbaşkanı seçimleri öncesinde yeniden seçilme ümitleri eriyor.

         Ama Sarkozy bir mücadele adamı. En tekrarlanan sloganı: “ başarısızlıktan nefret ediyorum.”

         Soldaki rakibi eski sosyalist Ekonomi Bakanı Dominique Straus Kahn. Sarkozy 2007 yılında Cumhurbaşkanı seçilince çok popüler bu rakibini tasfiye edebilmek için Washington'a gidiyor ve çok sıcak ilişkiler içinde olduğu Amerikan Başkanı Bush’u ikna ederek Straus Kahn’ın İMF Başkanlığına gelmesini sağlıyor.

         Ama Sarkozy’nin evdeki hesabı çarşıya uymuyor. 2011 başında kamuoyu araştırmalarında Sarkozy yüzde yirmilere düşerken Straus Kahn yüzde otuz beşlere çıkıyor.

         Sarkozy ve Kahn ile aynı okuldan Paris Siyasal’dan mezunum. Kahn ile aynı dönemde Paris üniversitesinde öğretim üyeliğine başladık.

         Fransa’nın neredeyse tüm liderleri Paris Siyasal’dan mezundur. Paris Siyasal Türkiye’nin Siyasal Bilgilerinin taban tabana zıttıdır. Türkiye’de Siyasal Bilgilerde sol görüş ve sistemin eleştirisi ön plandadır.

         Paris Siyasal Bilgiler ise çok küçük bir okuldur ve orada okuyanlara sisteme sahip çıkmaları ve iktidara gelmeleri öğretilir. Fransa’da enteresan olan nokta hem solun hem sağın liderlerinin Paris Siyasaldan çıkmaları ve aynı görüşleri paylaşmalarıdır.

         Dominique Straus Kahn, Sarkozy-Bush dostluğu sonucu İMF Başkanı oldu ama kamuoyu araştırmalarında bir numaraya geçince satır aralarında Paris’e dönüp 2012 seçimlerinde aday olabileceği sinyalini verdi.

         Sarkozy ile Kahn arasında 2012 seçimlerinde Kahn’nın aday olmaması konusunda bir gizli bir antlaşma var mıydı? Sarkozy G20 toplantısı için Şubat ayında Kahn’ı Paris’e çağırdı ve Elysee Saray’ında ona İMF Başkanlığının Fransa için çok önemli bir koltuk olduğunu ve Kahn’nın Washington’da görevine devam etmesini söyledi. Kahn’da herkesi şaşırtan biçimde “İMF’de görevimin başındayım” diyerek Amerika’ya döndü.

         Solda ki tehlikeyi kısmen gerileten Sarkozy hemen aynı günlerde aşırı sağdan büyük bir darbe yedi. Kamuoyu araştırmalarında ve yerel seçimlerde aşırı sağcı lider Marine Le Pen Sarkozy’nin önüne geçmeyi başardı.

         Le Pen ailesi Türkiye’de çok yanlış bir şekilde “aşırı sağcı faşist” olarak biliniyor. Oysa bu aile diğer Fransız politikacıların türlerinden çok farklı değil. Tipik bir Fransız politikacı ailesi.

         Baba Jean Marie Le Pen ile Strasburg’da Avrupa parlementosunda tanıştım. Uzun görüşmelerimizde bana hep “ Bodrum’a ne yaptınız?” diyordu. Gençlik yıllarından beri tatilini Bodrum’da geçiriyordu. “Bodrum’a teknemle geldiğim zaman orada başka tekne yoktu. Şimdi teknelerden ve betondan geçilmiyor.”

         Le Pen “ Türkleri Türkiye’de çok seviyorum ama Fransa’ya geldikleri zamanda onlar sayesinde seçim kazanıyorum” diyor. Le Pen aşırı Milliyetçi “Milli Cephe” partisinin lideri. Politikası özellikle Fransa’daki Müslüman göçmenlere karşı. Oylarını bu demagojiden topluyor. Baba Le Pen 2011 başında koltuğunu kızı Marine Le Pen’e bırakıyor. Küreselleşme krizinde fırtınaya yakalanan ve ağır yara alan Fransa’da Marine Le Pen aşırı Milliyetçi söylemiyle Sarkozy’nin önüne geçiyor.

         Politikada hep başarıyı hedefleyen Sarkozy bu kez Milliyetçi fikirlere asılıyor. Libya’da isyan patlak verince Kaddafi ile dostluğuna anında
sırtını çeviriyor, milliyetçi mihferi başına geçiriyor.

         Sarkozy’nin bir İslam ülkesine savaş uçaklarını gönderip bombalama emri vermesinde birinci neden 2012’de ki Cumhurbaşkanlığı seçimleri olarak ortaya çıkıyor.

         İkinci neden Fransa ile İngiltere arasında imzalanan yeni askeri iş birliği anlaşması. 

         Küresel krizden ağır yaralı olarak çıkan Fransa devlet masraflarını her konuda gözden geçiriyor. 2011 başında Sarkozy Milli Savunma harcamalarını hem nükleer hem konvansiyonel sektörlerde azaltmak için İngilizler ile askeri konularda ortak çalışma projesini ortaya atıyor. Generallerin olumsuz görüşü ve sert tepkisine rağmen İngilizler ile iş birliği antlaşmasını imzalıyor. Fransız Generaller “sırlarımız İngiltere’ye geçiyor” deseler de iş birliği başlıyor. Libya üzerine yönelen Fransız ve İngiliz hava kuvvetlerinin müşterek operasyonu bu yeni antlaşmanın ilk uygulamasını oluşturuyor. Kaddafi farkına varmadan Fransız-İngiliz askeri operasyonunun ilk kobayı durumuna düşüyor ve bombaların hedefi oluyor.

         Ya petrol faktörü? Bu üçüncü önemli faktör. Fransa’da İngiltere’de dev petrol şirketlerine sahip. Fransa’da Total petrol şirketinin yıllık cirosu iki yüz milyar dolar. İngiliz BP’de başka bir dev. Tunus’ta ve Mısır’da isyan çıkınca ne Fransızlar ne İngilizler hava kuvvetlerini ve donanmalarını bu ülkelere yollamadılar. Ama Libya’da isyan içerden patlayınca Sarkozy yukarıda ki üç sebepten dolayı savaşa hemen girme yolunu seçiyor. Düne kadar Libya diktatörünün en sıcak dostu olmasına rağmen insan haklarını bahane göstererek anında kendini onun düşmanı ilan ediyor. Askeri ve petrol konusunda ikna ettiği İngiliz hükümetini de peşine takarak Libya’ya karşı savaşı başlatıyor.


AMERİKA NEDEN DEVREYE GİRDİ? BİRLEŞMİŞ MİLLETLER NEDEN ONAY VERDİ?

         Amerika niye devreye girdi? Birleşmiş Milletler kararı sonucu. Bu da çok ilginç. Nasıl oluyor da diğer bir çok konuda çok yavaş olan ve pasif kalan Birleşmiş Milletler Libya’ya savaş için bir kararı süratle çıkarabildi?

         Bu konuda da olayların perde arkası vitrinde olup bitenlerin sırrını açıklıyor.

         Birleşmiş Milletler bütün dünyanın üye olduğu dev bir kuruluştur. Ama fiili olarak ikinci dünya savaşını kazanan üç dev müttefikin yönlendirilmesi ile çalışır. Bu ülkeler ABD, Fransa ve İngiltere’dir. Zaman zaman Rusya vetosunu kullanmaktadır ama Libya olayında olduğu gibi üç müttefik bastırınca BM Güvenlik Konseyinde Rusya çekimser kalmaktadır.

         Bu konuda da şahit olduğum ve olayların perde arkasını açıklayan örneklerim var.

         Eylül 1991. Avrupa Parlementosunda Başkan Nicole Fontaine’nin makamındayım. Ziyaretçi BM Genel Sekreteri yani teorik olarak BM patronu olan Perez de Cuellar. Genel Sekreter gayet dertli. “General Schwarzkopf şüphesiz dahi bir asker ama ona bakınca miğferinin BM değil ABD miğferi olduğunu görüyorum” diyor. Genel Sekreterin vermek istediği mesaj: ABD Birleşmiş Milletlerden karar çıkartarak 1990’da birinci Irak savaşını başlattı. Amerikan orduları neredeyse hiç zaiyat vermeden Saddam ordularını perişan etti. Ama bu savaş bir BM savaşı değil bir Amerika savaşıydı.

         Birleşmiş Milletler’de ABD ve Fransa egemenliği ve işbirliği konusunda şahit olduğum bir ikinci büyük örnek: uzun uğraşlar sonucunda Rahmetli Sakıp Sabancı’ya Legion d’Honneur madalyasını Elysee Saray’ında Cumhurbaşkanı Chirac’tan alma kararını çıkartıyoruz. Tören Paris’te Başkanlık Saray’ında 9 Kasım 2001 tarihinde yapılacak. Sabancı çok sevinçli. Önde gelen dostlarını bizzat telefonla arayarak davet ediyor. Uçak biletleri ve Paris Four Seasons otelinde rezervasyonlar yapılmış. 7 Kasım gecesi geç saatlerde telefonum çalıyor. Arayan Fransa Elysee Başkanlık Saray’ı. Konuşan ses bende şok yaratıyor: “ Profesör, tören iptal edildi.” diyor. Sessizlik. Karşı taraf konuşmaya devam ediyor: “Başkan Bush, Başkan Chirac’ı bizzat aradı. Afganistan’da savaş açma kararı aldı. Başkan Chirac’tan süratle Mısır’a giderek Başkan Mübarek ile görüşmesini ve ona bu savaşın Müslümanlara karşı değil teröristlere karşı olduğunu anlatmasını rica etti.” Şimdi ne olacak? “ Merak etmeyin Profesör” diyor. “Töreni 12 Kasım’da yapacağız” Gece yarısında Sakıp beyi telefon edip uyandırıyorum ve durumu anlatıyorum. Törene tarih değişikliği dolayısıyla Rahmi Koç ve Bülent Eczacıbaşı beyler katılamıyorlar. Ama diğerleri tarih değişikliğine uyuyorlar. Türkan ve Güler Sabancı hanımlar, Sakıp beyin kızları Dilek ve Sevil, Erdoğan Demirören ve eşi, Cem ve Ümit Boyner hep beraber Paris’e gidip Elysee Saray’ında ki törene katılıyoruz.

         Dünya politikası lider ülkelerin Başkanlarının iki dudağı arasında. Birleşmiş Milletler ve onun Genel Sekreterleri peşlerinden geliyor. Bu liderlerin arasında olaylara şahit olamamış ama Uluslar arası İlişkiler Profesörü olmuş bazı meslektaşlarımın Türk televizyonlarında “Birleşmiş Milletlerin ... sayılı kararıyla açılan savaş” cümleleri ile başlayan ciddi ve bilgiç açıklamalarını dinleyince bazen gülümsüyorum. Bilim, vitrinde söylenen değil perde arkasında olup bitenlerin bilinmesiyle bilim oluyor.


OBAMA NEDEN LİBYA OLAYINDA SARKOZY’NİN PEŞİNE TAKILDI?

         Obama yönetimindeki ABD Libya savaşında neden Sarkozy’nin peşine takıldı? Bu çok önemli bir konu. ABD’de Başkan Demokrat partili Obama. Nasıl oldu da Demokrat Obama savaşçı Sarkozy’nin peşine takıldı?

         Bunun için şunu hatırlamak lazım. Son 23 senede ABD’de dört kişi Başkan oldu. Önce 4 yıl Cumhuriyetçi baba G. W. Bush sonra 8 yıl Demokrat Clinton, ardından 8 yıl Cumhuriyetçi oğul G. W. Bush ve şimdi de Demokrat Obama. Son yirmi küsür yıldır dünyayı dört kişinin idare ettiğini ve bunların ikisinin de baba oğul olduğunu düşünmek müthiş. Dünya tarihinin en kilit olayları bu dört kişinin Başkanlık döneminde gerçekleşiyor.

 
         Nobel Barış Ödüllü Obama Libya olayına neden karıştı? Anlamak için başa dönmek lazım. 1990’da Başkan baba Bush’un Saddam’a niçin saldırdığını hatırlamak lazım.

         1989’da baba Bush Cumhuriyetçi partiden Başkan seçiliyor. İktidara geldiği zaman Amerika’da “Vietnam sedromu” yaşanıyor. Hatırlanacağı üzere dünyanın bir numaralı ordusu Vietnam’da perişan olmuş ve bu hezimet Amerikalıları derinden yaralamıştı. Daha sonra buna İran sendromu eklendi: işgal altındaki Tahran Amerikan Büyük Elçiliği personelini kurtarmak için CIA’nin düzenlediği operasyon tam bir fiyasko ile neticelendi.

         Saddam’ın Kuveyt’i işgal etmesi Başkan Bush için ilahi bir hediye. Savaş başlıyor ve Başkan Bush’un yönetimindeki Amerika müttefikleri ile birlikte Körfez savaşında 1991’de inanılmaz bir başarıya imza atıyor. General Schwarzkopf’un yönetimindeki büyük ordu neredeyse hiç zaiyat vermeden Saddam’ın ordusunu imha ediyor.

         Bu zafer Amerikalıları çılgınca mutlu etti. Bir Hollywood mizanseni havasında çöl giysili Amerikan ordusu tank ve toplarıyla New York’un geniş avenülerinde bir zafer yürüyüşü yaptı.

         Siyaset Biliminin aşina olduğu bir gerçek var. İnsanlar çoğu zaman kalpleriyle değil çıkarlarıyla seçimlerde oy kullanıyorlar. Başkan baba Bush ikinci dünya savaşını kazanan Churchill’in kaderini paylaştı. İngiltere’yi Hitler’den kurtaran Churchill savaş bitimindeki ilk seçiminde koltuğunu İşçi Partisine kaptırdı. 1993 yılında yapılan seçimde Körfez savaşı zaferine rağmen Başkan Bush ikinci defa seçilemedi: koltuğunu savaş karşıtı Demokrat aday Clinton’a kaptırdı. Clinton peş peşe iki defa Başkan seçildi. Amerikan ekonomisi onun döneminde kendisini yeniledi. Clinton Amerikalıların çok sevdiği bir başkan oldu ve anayasanın izin verdiği sekiz yıllık başkanlık dönemini büyük başarıyla tamamladı.

         George W. Bush 2001 yılında seçimlerde çok tartışılan biçimde rakibinden daha az oy alarak mahkeme kararıyla Cumhuriyetçi partiden Başkan seçildi. İmdadına 11 Eylül saldırısı yetişti. Fırsatı yakaladı ve 11 Eylül ile ilişkisinin olmadığı Saddam’a saldırdı. Babası Irak ordularını yenmişti. Oğul Bush daha ileri gitmek istiyordu: Irak’ı işgal etti, Saddam’ı yakaladı. Saddam bir Irak mahkemesinde mahkum oldu ve idam edildi. Ama bu kez Amerikan ordusu Vietnam’ı andırır bir şekilde Irak bataklığına saplandı ve artan ölçüde kayıp vermeye başladı.

         2009 yılında bir kez daha Demokratlar iktidara geldi. Amerikan ordusu Irak’da bocalıyordu ve Amerikan ekonomisi tarihinin en büyük ekonomik krizine sürüklenmişti. Kamuoyu “başarabiliriz” sloganıyla iktidara gelen Obama’dan ekonomik başarı bekliyor ve ondan dünyada dibe vuran Amerikan imajının düzeltilmesini istiyordu.

         2011 başında duruma bakıldığında Obama’nın Amerikan ekonomisini pozitif bir çizgiye oturttuğu görülüyor. Ama Libya’da savaşa neden katıldı ve neden Amerika’nın koalisyon güçlerinin lideri olmasını kabul etti?

         Bu durumu anlamak için Obama’nın Nobel Barış Ödülünü alırken yaptığı konuşmayı hatırlamak lazım. “Obama doktrini” ne göre savaş belli durumlarda kabul edilebilir: “Amerika’ya doğrudan saldırılırsa Amerika tek başına kendisini korur. İnsanlık haklarına saldırı olursa Amerika Birleşmiş Milletler kararı sonucu ittifakları ile birlikte savaşa katılır.” Şüpheciler bu duruma ek bir madde ekliyorlar: “petrol söz konusu olursa buda bir saldırı nedenidir” diyorlar.

         Mart 2011’de Obama Sarkozy’i izledi ve Libya ile savaşa girdi. Amerika’nın dünyadaki konumu sonucu komutayı kabul etti ama bu durumdan rahatsız olduğu kesindi. Durumdan kurtulabilmek için sorumluluğu NATO’ya yüklemek yolunu seçti. Bu durumda da Türkiye hiç istemediği halde “NATO’nun Libya’da ne iş var” demesine rağmen kendisini Libya olaylarının içinde buldu.

LİBYA’DA TÜRKİYE DEVREDE

         Son yirmi yılda Türkiye kendisini dünyanın tarihini değiştiren iki dev fırtına içinde buldu. Kuzeyinde komünizm çöktü. Güneyinde Arap rejimleri dev bir türbülansa yakalandı. Bu yirmi yıl içinde Türkiye’de değişikliklerden derinlemesine etkilendi.

         Soğuk savaş yıllarında Türkiye NATO’nun şemsiyesi altında onun en uyumlu üyesi olarak kendisini huzur veren bir ortamda tutma yolunu seçmişti. Ama bunun bir bedeli vardı: dış politikasını sıfırlamak ve kayıtsız şartsız kendisini dış politikada batının bir uydusu yapmak. Bu çizgide o kadar ileri gitmişti ki Fransızlara karşı savaşan Müslüman Cezayirliler yerine Birleşmiş Milletlerde katliam yapan Fransızlar lehine oy kullanmıştı. Bu duruma başta Fransızlar olmak üzere dünya kamuoyu çok şaşırmıştı.

         Temmuz 1990. Paris’te Fransız Sosyalist Dış İşleri Bakanı ünlü Claude Cheysson’un evindeyim. Cheysson bana “Türkiye nasıl bu hale sürüklendi?” diyor. “Tarihte lider ülke olan Türkler bugün dünyada yok. Hiçbir konuda seslerini yükseltmiyorlar. Türkiye batının doğuya uzanan bir süngüsü oldu. Türkler tekrar dünya sahnesine çıkmalı. Türkler tarihlerini, milletini öne geçirmeli. Avrupalılar, birbirlerine dönüp Türklerin fikri alındı mı, Türkler ne düşünüyor? diyebilecek bir noktaya gelebilmelidir.”

         Fransız Dış İşleri Bakanı Claude Cheysson’un bana Paris’te evinde söylediği bu sözleri Türkiye gazetesi 17 ve 18 Temmuz 1990 tarihlerinde manşetten yayınlıyor. Gazetenin sahibi Enver Ören “hocam bu yazıları Özal’a göstermemiz gerekir” diyor.

         Ankara’ya hareket ediyoruz. Türkiye gazetesinin Ankara tesislerine Özal Bakanları ile birlikte geliyor. Enver Ören Özal’a “Cheysson’un söylediklerini okudunuz mu?” diyor. Özal “ okudum, bayıldım bayıldım” diyor.

         1990 sonu. Körfez savaşı çıkıyor. Özal baba Bush’u defalarca telefonla arıyor. Hafta sonu tatilini onun tatil evinde Amerika’da “Camp David” de geçiriyor. Türkiye Körfez savaşında yüksek sesle görüşlerini dünyaya bildiriyor. Özal ismi dünyaca tanınmaya başlıyor.

         1992. Bosna’da katliam başlıyor. Dünya kılını kımıldatmıyor. Oysa Körfez savaşına neredeyse Amerika liderliğinde bütün batı ülkeleri katılmıştı. Dünya kamuoyu “ama Bosna’da petrol yok ki” diyor. Bosnalı Müslümanlar katlediliyor. Batılılar “bu Avrupa’nın ayıbı” deyip geçiştiriyor.

         Ocak 1993. Özal inisiyatif alıyor. Cumhurbaşkanlığı uçağı ile İslam Teşkilatının Başkanı olan Abdou Diouf’u görmek üzere Senegal’in başkenti Dakar’a gidiyoruz. Ben de Cumhurbaşkanlığı uçağının içindeyim. Özal bir uçakla kuşatma altında ki Bosna’dan Cumhurbaşkanı Alia İzzetbegoviç’i diğer bir uçakla da Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat’ı Dakar’a getirtiyor. Bu bir tarih sayfası.

         Türkler’in Bosna Hersek konusundaki girişimi büyük ülkeler arasındaki rol kapma refleksini harekete geçiriyor. Fransa Cumhurbaşkanı Chirac Fransız askerlerini Bosna’ya yolluyor. Clinton liderliği Chirac’tan kapıyor ve NATO’yu devreye sokuyor. Türk Silahlı Kuvvetlerinin de katılımıyla NATO ordusu Bosna’ya barışı getiriyor.

         Yıl 2011. Türkiye artık dinlenen, izlenen bir ülke. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan şöhretini Davos’ta bir dakikada perçinledi. Türk ekonomisi rekorlar kırıyor. Türk Dış Politikası “sıfır sorun” sloganıyla kendisini tanımlıyor. Türk televizyon dizileri Arap ülkelerinde reyting rekoru kırıyor. Arap kamuoyu “bir Müslüman ülkede bunlar olabilirmiş” diyor ve Arap volkanı patlıyor.

         Bundan sonra ne olacak? Daha her şey yeni başlıyor. Filmin başındayız.   
Prof. Dr. Bener Karakartal

  • Bu haberi paylaşın:
YORUM YAZ
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (0)
aşkın
9yıl önce
bence Bener bey her söylediğinde ,anlattığında haklı sonuna kadar katılıyorumm
engin irfan-MelbourneAustralia
9yıl önce
Sayin B.Karakartal, Sovyetler Birligi'nin dagilacagini ben cok uzun yillar once soylemistim.Olay suydu:Kibris'in Magusa sehrindenim.Kale icindeki evimizin kapisinda bir catirdi duyduk,Acinca kapimiza yanlislikla bisikletlerini carpan bir Alman turist cift gorduk.Cok utanip ozur dilediler.Biz de onlari eve davet edip sohbete basladik.Konu Turklere gelmisti.Ben dunyadaki tum Turkler hakkinda bilgi verirken Sovyetler Birligi'nin de bir gun dagilip Turklerin bagimsiz devlet kuracaklarini acikladim.O zamanlar henuz liseye gidiyordum.
Ali
9yıl önce
Birçok bilgi ve yorum rasyonel olmaktan uzak analizler yetersiz final kısmındaki Akp övgüsü tam bir yalakalık bir ömrü boşa geçirmişsin bener bey
Yazarın Diğer Yazıları
4yıl önce
6yıl önce




Linkler

Arşivde Ara

Namaz Vakitleri
    İmsakGüneşÖğleİkindiAkşamYatsı
    04:3506:1013:1317:0020:0621:35
Anket
bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=