Lütfen bekleyin..
  • Ana Sayfa
  • 11°
    18 Nisan 2019 23:42
  • Sitene Ekle
  • RSS
  • Son Haberler
  • Arşiv

Prof. Dr. Bener Karakartal

Çift başlılık sayfası kapandı

10 Haziran 2016 10:13

24 Mayıs 2016 Türk siyasi tarihi için çok önemli bir sayfa. Bu tarih yalnız Binali Yıldırım’ın Başbakanlık makamına gelişini belirtmekle kalmıyor. Aynı zamanda Türk siyasi tarihinde bir sayfanın kapandığını göstermek bakımından da önem taşıyor. Kapanan sayfa: “çift başlılık” sayfası.

HİÇBİR REJİM ,HİÇBİR SİSTEM “ÇİFT BAŞLILIĞA” TAHAMMÜL EDEMEZ. ÇÜNKÜ ÇİFT BAŞLILIĞIN SONU “SİYASİ FELÇTİR”

Türkler kendi dönemlerinde dünyada “number one” olmayı başarmış bir elin parmaklarını geçmeyen birkaç ülkeden biridir. Sırasıyla Roma, Osmanlı, Fransa , İngiltere ve ABD dünyada kendi dönemlerinde “number one” olmayı başarmışlardır. Üniversite’deki derslerimde ve televizyon programlarımda hep tekrarladım: Ruslar tarihlerinde en güçlü oldukları Sovyetler Birliği döneminde bile dünyada iki numara olabilmişlerdir.

15 ve 16. Yüzyıllarda o zamanlar üç kıta olan dünyanın merkezinde Türkler bir Dünya Devleti kurmuşlardır. İki yüz yıl boyunca dünya Türkiye’den soruluyordu. Akdeniz, Karadeniz fiili olarak Türk egemenliğindeydi. Kuzey Afrika , Orta doğu Türk topraklarıydı. Osmanlımegemenliği Avrupa’nın yüzde kırkını kapsıyordu.

Bir dünya devleti olmak tesadüfi olamaz. Osmanlı’lar dünya siyasi litteratürüne bir başarı modeli armağan etmişlerdir: bir “diktatörlük” olmayan merkezi yönetim. Bu yönetim tek başlı bir yönetimdi. Merkezinde Padişah vardı. Padişah’ın sağ kolu Sadrazamdı. Sadrazam Padişahtan sonra en güçlü ikinci kişiydi. Ama icraat tek başlıydı. Çift başlılık olsaydı bu imparatorluk dağılır, 600 yıl yaşayamaz, kurda kuşa yem olurdu.

Tek başlılık? Nasıl sağlanacaktı? Osmanlı İmparatorluğunda Padişah’ın ayaklarına basmaya cüret eden, iki başlılığa yönelen Sadrazamlar anında tasfiye ediliyordu. Padişah emriyle idam edilen Sadrazam sayısı 44 oldu. Kanuni Sultan Süleyman’ın Sadrazam Pargalı İbrahim olayına birde bu açıdan bakmak lazım.

ÇAĞDAŞ DÜNYA’DA DA ÇİFT BAŞLILIĞA TAHAMMÜL YOK.

Kuzey komşumuz Rusya’da Rus Halkının çok sevdiği bir diktatör var: Putin. Çift başlılığa tahammülü yok. Rusya demokratik bir ülke değil diyebilirsiniz. Ama ya dünyanın bugünkü “number one” ı ABD? Orada da tek başlılık yok mu? Bu dünyanın en büyük demokrasisinde seçilmiş bir kral, ABD Başkanı var. Beyaz Saray’da oturan , Aır Force number one uçağıyla dünyayı turlayan, ABD silahlı kuvvetleri Başkomutanı olan bir Başkan. Bu Başkanın birde yardımcısı var. Ama kesinlikle gücü olmayan bir Başkan Yardımcısı. Sessizce köşesinde oturan, Başkan konuşurken arkasında duran Başkanın zaman zaman verdiği emirleri harfiyen yerine getiren bir gölge.

Başkan Yardımcısı ABD’de ne işe yarar? Başkan John F. Kennedy 1963 yılında Dallas’ta bir suikastte öldürülüyor. Cenazesini almak üzere Washington’dan kalkan uçağın içinde Başkan Yardımcısı Lyndon B. Johnson var. Başkan Yardımcısı uçağın içinde Başkanlık yemini ediyor. Öylesine ki uçak Dallas’a indiğinde Amerika yeni Başkan’ına kavuşmuş oluyor. Başkan Yardımcısının fonksiyonu : Amerika'yı Başkansız bırakmamak. Yoksa Başkan yaşarken şov yapmak değil. Bugün Amerika’da Obama Başkan. Başkan Yardımcısı Joe Biden’ı kibir içinde kanal kanal dolaşıp kendini övdüğünü, gelmişini geçmişini saatler boyu anlatıp , Amerikan halkını her gün non-stop yorduğunu göremezsiniz. Joe Biden’in fonksiyonu adeta bir memur gibi Başkan Obama’nın kendisine daha çok yurt dışında verdiği talimatları yerine getirmek. Obama’nın resmi konuşmalarında arkasında durup, onu sessizce izlemek. ABD’de yürütmede kesinlikle tek başlılık var.

DİĞER DEMOKRASİLERDE DE DURUM PEK FARKLI DEĞİL: REJİM NE OLURSA OLSUN HER YERDE TEK BAŞLILIK VAR.

Tek başlılık bazen anayasal kurallara bağlanmış. Ama bazen de gelenekler içinde şekillenmiş.

Örnek mi? İngiltere’de yazılı anayasa yok. İngiltere hala monarşi. Ama zaman içinde monarşi bir sembol haline dönüşmüş. Bugün görkemli elbiselerle ve elmaslarla süslü tacıyla İngiltere Kraliçesi Meclise gelir ve Meclisin açılışını yapar, Hükümet programını okur.

Bu Hükümet bazen Muhafazakar bazen İşçi Partisi Hükümetidir. Kraliçe için hiç farketmez. İcraat tek başlıdır.

Paylaşılmaz. İngiltere’de patron Başbakandır. İngiltere’nin tarihi rakibi ve komşusu Fransa’da durum: Fransa’da da iktidar tek başlı ama 1958 öncesi ve sonrası taban tabana zıt bir durum var. 1958 öncesinde Fransa’da parlamenter sistem yürürlükte. İktidarda patron Başbakan. Resmi adıyla “Bakanlar Kurulu Başkanı”. Cumhurbaşkanın hiçbir ağırlığı yok. O kadar ki “Cumhurbaşkanı ne işe yarar?”  sorusuna Fransızlar “ çiçek sergilerinin açılışını yapar” cevabını veriyorlar.

Ağırlığın tamamen Başbakanda olduğu bu parlamenter sistem tamamen yozlaşmış ve hasta. Ortalama bir hükümetin ömrü 7 ay sürüyor. Yani hiçbir Hükümet onaylattığı bütçenin yılı bitirmesini göremiyor.

Fransa’yı devamlı kaos , anarşi, karmaşa ve iç savaş ortamında tutan bu hasta parlamenter sistem ülkeyi öylesine bir duvara çarptırıyor ki bizzat görevde olan Cumhurbaşkanı Rene Coty emekli bir General harp kahramanı General De Gaulle’e “lütfen gelin Devlet Başkanı olun” diyor. De Gaulle’nin cevabı: “şartlarım var” diyor. Şartları yeni bir anayasa. Bütün yetkilerin Cumhurbaşkanın da olduğu yeni bir anayasa. De Gaulle bu yeni anayasanın Cumhurbaşkanlığı ile ilgili maddelerini bizzat dikte ediyor.

Bu maddeler bizim 1982 Anayasasında ki 104. Maddedir. Türkiye’de 1982 Anayasası yazılırken İstanbul Üniversitesideki anayasa profesörleri Fransız anayasasının bu maddelerini Devlet Başkanı Kenan Evren uygulasın diye aynen muhafaza etmişlerdir.

Bu yeni anayasa Fransa’da iktidarın merkezini değiştirmiştir. Bütün güç artık Cumhurbaşkanındadır. Cumhurbaşkanı doğrudan halk oyuyla seçilmektedir. Başbakanı göreve getirmekte ve görevden alabilmektedir. Bakanlar Kurulu her hafta Başkanlık Saray’ında Cumhurbaşkanı Başkanlığında toplanmaktadır. Bu yeni durumda Başbakanın görevleri öylesine azalmıştır ki adı da değiştirilmiştir. “Bakanlar Kurulu Başkanı” sıfatı gitmiş, yeni sıfat “Birinci Bakan” sıfatı gelmiştir.

Fransa’da bugünkü durum budur. İktidar tek başlıdır. Yetkiler Cumhurbaşkanının elindedir. Dış politika tümüyle Cumhurbaşkanının inisiyatifine bırakılmıştır. Ülkenin hedeflerini Cumhurbaşkanı Radyo Televizyon konuşmaları ve basın toplantılarında çizmektedir.

Fransa’da Başbakanın ismini bilen yoktur. Zaten Cumhurbaşkanları sık sık Başbakanı değiştirmektedir. Başbakan Cumhurbaşkanın direktiflerini uygulamakla yükümlüdür. Kanal kanal dolaşıp konuşup , kendi hayatını anlatıp, övünmez. Böyle olursa çift başlılık tehlikesi olacağından görevinden alınır. Fransız Başbakanları bunu bildikleri için böyle bir yola da başvurmazlar. Cumhurbaşkanın sadık ve icraatçı bir yol arkadaşı olduklarını kanıtlamaya çalışırlar.

Bunu yapabilirlerse kendileri kazanırlar. Nasıl mı? De Gaulle istifa ettikten sonra Başbakanı G. Pompidou Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Aynı durumlar Başbakan J. Chirac içinde geçerlidir. J. Chirac’da daha sonra Cumhurbaşkanı olmuştur. Cumhurbaşkanı F. Mitterand ekibindeki sessiz ve uyumlu François Hollande önce iktidar partisi Sosyalist Partisi Genel Sekreteri olmuş ve arkasından da Cumhurbaşkanı seçilmiştir.

Fransa’nın bu Anayasası, resmi adıyla “Beşinci Cumhuriyet Anayasası” bir siyaset mühendisliği şaheseridir. De Gaulle’ün mimarı olduğu bu anayasa üniversitelerde ders olarak okutulmaktadır.

Bu anayasanın Yürürlüğe girdiği 1958 yılından bu yana tüm siyaset bilimcilerin kabul ettiği gibi üç müthiş başarısı olmuştur.

BİRİNCİ BAŞARI: CUMHURBAŞKANI

ANAYASAL BAKIMDAN “ SORUMSUZ VE PARTİLER ÜSTÜDÜR.” AMA AYNI ZAMANDA ANAYASAL AÇIDAN TEK GÜÇLÜ MERKEZDİR.

Bu güç De Gaulle’e parçalanmış ve fakir bir Avrupa’yı bütünleştirmek fırsatını vermiştir. Avrupa Birliği parasıyla ve GSMH’sıyla dünyada bu gün bir numaradır.

İKİNCİ BAŞARI: CUMHURBAŞKANININ PARTİSİ SEÇİMLERİ KAYBETTİĞİ ZAMAN BİLE CUMHURBAŞKANI İKTİDARDA KALABİLMEKTEDİR.

Bu durum 1958’den bu yana üç defa olmuştur. Sosyalist F. Mitterrand seçimleri kaybedince sağ parti lideri J. Chirac’ı Başbakan yapmış ve sistem tıkır tıkır çalışmaya devam etmiştir. Benzer durum üç defa tekrarlanmıştır. Hiç sorun çıkmamıştır. Meclis seçimlerinde muhalefet partileri kazanınca görevdeki Cumhurbaşkanı görevine aynen devam etmek imkanına sahip olmuştur. Bunun için anayasa profesörü bir dostum bana “Fransızlar zaman zaman deliriyor ama anayasa dimdik ayakta duruyor.” demiştir.

ÜÇÜNCÜ BAŞARI: CUMHURBAŞKANI ÇOK BAŞARISIZ OLSA BİLE İKTİDARDA KALABİLMEKTEDİR.

Buna örnek: bugünkü Fransa’da durum. Cumhurbaşkanı François Hollande çok başarısızdır. Kamu araştırmalarında yüzde on dörde inmiştir. Bu Sosyalist Cumhurbaşkanına karşı sosyalist sendikalar Fransa’yı yaşanmaz hale getirmektedirler. Paris’te bugün durum budur. Bu kaotik sosyal ortama rağmen siyasi yapı dimdik ayaktadır. Muhalefet partileri erken seçim çığırtkanlığı yapmamaktadırlar. Önümüzdeki sene Cumhurbaşkanının süresi bitince normal olarak seçimler yapılacaktır. Bu siyasi düzenin sosyal yapı kaosundan etkilenmeden sürmesi Fransa anayasasının sağlamlığından kaynaklanmaktadır. Bu da anayasanın gücünün üçüncü büyük belirtisidir.

TÜRKİYE’DE SİYASİ “PATRON” KİM

Siyasi patronun kim olacağı iktidara geliş biçimiyle doğrudan ilişkilidir. Türkiye’de iktidara geliş biçimi 2014 yılında temelden değişmiştir.

2014 ÖNCESİNDE TÜRKİYE’DE “PATRON” BAŞBAKANDI. NEDEN?

2014 yılına kadar Cumhurbaşkanının kim olacağına Başbakan karar veriyordu. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “Cumhurbaşkanı adayımız kardeşimiz Abdullah Gül’dür” sözlerini Türkiye’de kimse unutmamıştır.

Cumhurbaşkanları Meclis’te seçiliyordu. Milletvekili olmak zorunlulukları yoktu. Mecliste de “patron” çoğunluk partisi lideriydi. Yani Başbakan’dı. Başbakan kimi isterse o Cumhurbaşkanı oluyordu. Sonuçta “Başbakanın iki dudağı arasından çıkacak isim” Cumhurbaşkanlığı makamına geliyordu.

Seçilen Cumhurbaşkanlarının seçildikten sonra iktidara geliş biçimlerini unutup duruma tahammülsüzlük gösterdikleri sıkça rastlanan bir durum oldu. Sezer’i Cumhurbaşkanlığına Başbakan Ecevit seçtirmişti. Ama Milli Güvenlik Kurulu toplantısında Sezer Anayasayı Başbakan Ecevit’in suratına fırlattı. Bunun üzerine Başbakan Yardımcısının Cumhurbaşkanı Sezer’e “seni bu makama biz getirttik. Nankörlük etme” sözü bu güne kadar yalanlanmadı.

Başka bir tahammülsüzlük örneği Cumhurbaşkanı Demirel döneminde Türk siyasi tarihi içinde yerini aldı. Demirel Cumhurbaşkanı seçildikten sonra Doğru Yol Partisine kendisinin davetiyle gelen Başbakan Çiller’e büyük tahammülsüzlük gösterdi. Daha sonra Başbakan olan Profesör Erbakan’a da.

Netice Türk siyaseti için bir facia oldu. Çok tecrübeli Demirel, Erbakan-Çiller ikilisini entrikayla devirdi. Merkez medyayla, Askerlerle, “paralelle” iş birliği yaptı. Hükümeti “post-modern” bir darbe ile istifaya zorladı. Çok ahlaki olduğu iddia edilemeyecek prosedürlerle iktidar partisi Milletvekillerinin muhalefet partisine geçmesi sağlandı. Bu şekilde çoğunluğa dönüştürülen muhalefetin lideri Mesut Yılmaz Başbakanlığa getirildi. Türk siyasi tarihi her gün bu kara sayfayı hatırlıyor.

Cumhurbaşkanlarının kendilerini bu makama getiren Başbakanlara tahammülsüzlük göstermesi kısmen insani psikolojik bir vaka olarak önümüze çıkıyor.

2014 öncesinde çift başlılık yoktu. “Patron” Başbakandı. Çıkan münferit olayların sorumlusu da Başbakanlar değildi.

2014 SONRASINDA DURUM TAM TERSİNE DÖNDÜ. ARTIK “PATRON” CUMHURBAŞKANI.

2014’de Türk siyasi tarihi en büyük değişimi yaşadı. Halk Cumhurbaşkanını bizzat, doğrudan seçmeye başladı. Milli 

irade en yüksek makamı belirleme imkanına kavuştu. Bu bir devrimdi.

Cumhurbaşkanının doğrudan seçimle iş başına gelmesi çok önemli siyasi sonuçlar doğurdu. Artık “patron” oydu. Onu bu makama getiren “Başbakan” değildi. Cumhurbaşkanının Başbakan’a hiçbir borcu yoktu. Tam tersine Başbakanı bu makama getirmek ve onu bu makamdan almak Cumhurbaşkanının tasarrufuydu. Bakanlar Kurulunun tüm toplantılarının Cumhurbaşkanlığı Başkanlığında Cumhurbaşkanlığı Sarayında yapılması Anayasanın bir emriydi.

2014 SONRASINDA ORTAYA ÇIKAN ÇİFT BAŞLILIK KRİZİ BİR PROVOKASYONDUR.

2014 sonrasında niye çift başlılık krizi yaşandı? Siyasi tarih bu provokasyonların perde arkasını aydınlatmakta gecikmeyecektir.

Tüm Recep Tayyip Erdoğan düşmanları 2014 seçimlerinin ertesinde bir büyük komploda yer aldılar. “Paralel”, muhalefet partileri ve Erdoğan karşıtı dış güçler birleştiler. Komplonun ana teması neydi? 2014’ü unutturmak, 2014 olmamış gibi davranmak.

Yani: “patronun” eskiden olduğu gibi Başbakan olduğu propagandasını pompalamak. Cumhurbaşkanına “sen bir şeye karışma, Bakanlar Kuruluna Başkanlık etme, Başbakan’a gölge olma, yolunu kesme” demek.

İşin en komik noktası: bunu yapanlar açıkça kendileri Anayasayı inkar ediyorlardı ama Cumhurbaşkanına “Anayasaya saygılı ol” tehdidini savuruyorlardı. Anayasayı kendileri görmemezlikten gelip Cumhurbaşkanını Anayasanın dışına çıkmakla suçluyorlardı.

Gerçek durumun savunmasını maalesef Cumhurbaşkanının kendisinden başka yapan olmadı. Cumhurbaşkanı “bütün yaptıklarım Anayasaya uygun. Anayasayı okuyun” diye çok kez tekrarladı. Ama bu durumu teyit eden yüksek bir ses hükümetten gelmedi.

2014 değişikliğini görmemezlikten gelmek? Ama hedef daha da mı genişti? Amaç Demirel’in Erbakan-Çiller’i tasfiye ettiği günlerdeki gibi “paralel” güdümündeki bir Anayasal darbe miydi? 17-25 Aralık dev komplosunun dumanları daha tüterken 7 Haziran seçimleri sonrası AK Partiye CHP ile bir koalisyon kurdurtmak teşebbüsü müydü? Maazallah böyle bir koalisyon kurulsaydı “paralel” fırsatı değerlendirip bir süper “17-25” senaryosunu devreye sokacaktı. Nihayetinde “paralel yargı” pusuda ısırmaya hazır bekliyordu.

BUGÜN TAŞLAR YERİNE OTURDU

24 Mayıs 2016’da taşlar yerine oturdu. Dev icraatların mimarı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yirmi yıllık yol arkadaşı, bir vefa abidesi Binali Yıldırım Başbakanlığa geldi.

Binali Yıldırım, son yirmi ayda olduğu gibi, Türk kamuoyunun önüne kendi şarkılarıyla, Özal vari icraatın içinden programlarıyla çıkmıyor. Saatler boyu televizyonlarda konuşup Türkiye’yi yormuyor. Türkiye ondan iki şey bekliyor. Mega icraatların devamı, paralel yargının tasfiyesi. Milli Güvenlik Kurulu onu bu konuda tam yetkili kıldı. Şimdi bu konuda icraat zamanı.

TEHLİKE DEVAM EDİYOR

Türkiye’nin büyümesini ve huzurunu istemeyen güçler gece uykusuna yatmıyor. İç ve dış odaktaki düşmanlar sürat kesmeden kaos fırsatı arıyor. New York’ta bir Savcı, Berlin’de bir parlamento oylaması. Yarın ne yapacaklar? Berlin olayının hemen arkasında, olay ortaya çıktığı anda ve dumanı tüterken “paralel Almanya Erdoğan’a karşı” başlıklı yazımı yazdım. Bütün bir Almanya Erdoğan’a karşı olamaz dedim. Oylamanın arkasında iç ve dış paralelin güdümündeki öteki Almanya var dedim. Nasıl çalıştıklarını anlattım.

Türkiye’de artık çift başlılık yok. Başbakan Binali Yıldırım içerden ve dışardan kendisine kurulacak bu tür tuzaklara düşmeyecek kadar tecrübeli ve profesyonel bir politikacı. Ama paralelle mücadelede gevşek davranmamak lazım. Söz konusu olan memleketin bekası. Son yirmi ayda çok vakit kaybedildi.

  • Bu haberi paylaşın:
YORUM YAZ
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (0)
Yazarın Diğer Yazıları
3yıl önce
6yıl önce




Linkler

Arşivde Ara

Namaz Vakitleri
    İmsakGüneşÖğleİkindiAkşamYatsı
    04:4006:1413:1116:5319:5521:21
Anket
bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=