Lütfen bekleyin..
  • Ana Sayfa
  • 11°
    18 Nisan 2019 23:45
  • Sitene Ekle
  • RSS
  • Son Haberler
  • Arşiv

Prof. Dr. Bener Karakartal

Kamplara ayrılmış bir Türkiye mi arzulanıyor?

13 Mayıs 2011 01:21

Dörtlü bir plebisit: 2011 seçim kampanyasından her halde geriye bu kalacak. Kampanya boyunca parti liderleri seçmenlere hitap etmiyor. Her biri kendi seçmenine konuşuyor. Her lider kendi partisi etrafında, kendi taraftarları ve militanlarını korumak için surlar inşa ediyor. Mitingler bir orta çağ kale savaşları gibi geçiyor. Amaç kendi taraftarlarından alkış toplamak. Her lider kendi propagandasını yapıyor ve seçmenlerinden kendi liderliğinin devamını istiyor. Bunun adı siyaset biliminde plebisit.

 

Haziran 2011 seçimlerinde amaç, seçim kazanmak değil liderlerin liderliğinin onayı. Bu manzaraya bakınca 2011 Haziran seçimleri bir dörtlü plebisit kampanyasına dönüştü diyebiliriz.

 

Çoğulcu demokrasilerde bu hep böyle olmuyor mu? Hayır. Yerleşik demokrasilerde seçim kampanyaları çok farklı olur. Orada da partilerin liderinin etrafında oluşan iç içe daireleri vardır. En iç dairede liderin en yakın kader arkadaşları bulunur. Daha dış dairelerde aşama aşama partinin maaşlı kadroları, militanları, gönüllü aktif taraftarları, toplantılara katılan diğer taraftarları ve en nihayetinde seçmenleri bulunur. Ama kampanya boyunca demokratik ülkelerde liderler bu dar kadrolara değil, geniş seçmen kitlelerine hitap eder. Seçmenleri etkilemeye, en geniş biçimde oy yelpazesini genişletmeye çalışırlar. Amaçları partileri yüksek surlar etrafındaki kalelerde toplamak değil tam tersine partiyi en geniş kitlelere benimsetmektir.

 

Eğer bu yapılmazsa ne olur? Ortaya seçim sonrasında derin düşman kamplar çıkar. “Tarlada derin izler oluşur.” Yukarıdaki tabiri Turgut Özal 1980 öncesi Türkiye’sini anlatmak için kullandı. Turgut Özal “tarlada izler çok derin” diyordu. Bu amaçla partisini “dört eğilimi birleştirmek” için kurdu.

 

2011 seçim kampanyası dörtlü bir plebisit gibi. Sanki 1980 öncesine geri dönülüyor. Parti liderleri isteyerek veya istemeyerek Türkiye’de  kamplara ayrılmış kaleler kuruyorlar. Böyle bir Türkiye’de seçim sonrasında nasıl bir tablo ortaya çıkacak?

 

TAKTİK VE STRATEJİLER

AK PARTİ:

AK Parti kampanyaya iyi başlamıştı. Kamuoyu heyecanla Başbakan Tayyip Erdoğan'dan çılgın projesini açıklamasını bekliyordu. Sonuçta Türkiye’nin beklediği, Türk halkının rüyası zenginleşmek değil miydi? Çağdaş uygarlıkların üzerine çıkmak, çağdaş toplumların vatandaşlarının refah seviyesine ulaşmak değil miydi? Onların işçisi bile çoluk çocuğuyla Antalya’ya gelip beş yıldızlı otellerde tatil geçirmiyorlar  mıydı? Zenginleşmenin yolu da mega şirketlerden, mega projelerden geçmiyor muydu?

Hayatının önemli kısmı zengin ülkede geçmiş bir kişi olarak Erdoğan’ın çılgın projesini heyecanla karşıladığımı ifade edeyim. Bu projeyi sol adına eleştiren kişileri Türkiye tanıyor. Bunlar solcu falan değiller. Resmen ilerlemeye karşı olanlar. “İstemezük.” Bu modern yeniçerilerin sloganı “istemem istemem istemem” Birinci köprüyü istemem. İkinci köprüyü istemem. Üçüncü köprüyü istemem. Otoyol istemem. Hızlı tren istemem. Çanakkale köprüsünü istemem. Halkın ilerlemesini, zenginleşmesini istemem. Özel sektör istemem. Dünya’ya açılmak istemem. Yabancı dil öğrenmek istemem. Mega şirket, mega proje, modern kentler istemem. Erdoğan’ın “çılgın projesi”ne işte bu çevreler karşı çıktı. Oysa Erdoğan’ın bu projesi bir sembol, bir başlangıçtı. Bunun gibi Türkiye’de onlarca proje gerek. Batı’yı zengin yapan elli, yüz, iki yüz milyar dolar ciroları geride bırakan mega şirketler. Mega projeler olmazsa mega şirketler nasıl ortaya çıkacak? Mega şirketler olmazsa halk nasıl zenginleşecek? Çoluk çocuğuyla dünya’yı dolaşıp yaşamın keyfini nasıl çıkaracak?

 

İşte bu “istemezük” diyenleri eleştirebilmek için Cumhuriyet tarihinin en girişimci işadamı rahmetli Sakıp Sabancı ile birlikte Sakıp Ağa ile Başbaşa belgeselini hazırladık. TGRT’de on üç hafta boyunca Prime Time’da yayınladığımız bu belgeselin jeneriğinde Sakıp Sabancı’nın her hafta tekrarladığı “... beni durdurmadı. Yola devam, yola devam, yola devam” sözlerini bu belgesele bakan herkes hatırlıyor.

 

AK Partinin zayıf karnı propaganda cephesi. Çılgın proje Tayyip beyin anlattığı noktada kaldı. Ne kadar halka mal edilebildi? Şüphelerim var. Tam tersine AK Parti miting meydanlarında taraftarlarına eski usul hitap etti. Kampanya proje anlatılmasının ötesinde muhalefet partilerine cevap yetiştirmeğe dönüştü. Buna lüzum var mıydı? Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bilinen karizmasıyla proje bazında kampanya yapılsaydı AK Partiyi sevenlerin cephesi daha genişletilemez miydi? AK parti oy alacaklarından zaten oy alıyor. Önemli olan oy tabanını AK Partiye oy vermeyenlere de genişletmek olmalıydı. O zaman AK Partinin seçim kampanyası bir plebisit olmaktan çıkar, gelişmiş demokrasilerde var olan demokratik kampanyaya dönüşürdü.

 

MUHALEFET CEPHESİNDE DURUM

Partilerin kendilerine göre seçim sonrasında beklentileri var. Bunları biliyoruz. AK Parti mecliste tek başına yeterli çoğunluğa sahip olup yeni bir anayasa hazırlamak istiyor. Muhalefet partileri ise ne yapıp ne yapıp AK Partinin tek başına iktidar olmasını engellemeye çalışıyor. Onlar için hedef koalisyon hükümeti.

Hangi taraf başarılı olacak? İktidar mı? Muhalefet mi?

 

Son otuz yılın ortaya koyduğu bir matematiksel gerçek var. Sağ oylar Türkiye’de hep çoğunlukta, sol oylar azınlıkta. Ama siyasal konjonktüre göre bu durum seçimden seçime değişiyor. Sağın atılım yaptığı yıllarda toplam oyu yüzde yetmişe çıkıyor. Bu durumda sol oylar yüzde otuzda kalıyor. Sol atılım yaptığında oyları yüzde kırk beşe tırmanıyor. Bu durumda sağın oyları yüzde elli beşe iniyor.

 

Türkiye’nin bir diğer seçim gerçeği ise sağ ve sol cephelerdeki iç kümeleşmeler. Geleneksel olarak sağda bir büyük merkez partisi var. Bu parti zaman içinde Demokrat parti, Adalet partisi, Anavatan partisi oldu. Merkez sağ parti yüzde kırk beş- elli beş oy alırken, sağın uç partileri yüzde onlarda dolaşıyordu. 1970’lerde sağ uç partiler MHP ve MSP idi.

 

Türk siyasal yaşamının bir önemli sayfası: Mesut Yılmaz yönetimindeki Anavatan partisi ve Tansu Çiller yönetimindeki Doğru yol partisinin seçimlerde hezimete uğraması oldu. Bu iki lider iktidardan düştükleri gibi partileri de fiili olarak yok oldu.

 

Siyasette boşluk yoktur. Anavatan ve Doğru yol partisinin merkezdeki boşluğunu Recep Tayyip Erdoğan yönetimindeki AK Parti doldurdu. MHP hep yüzde onlarda dolaşırken MSP temelleri üzerinde kurulan AK Parti yepyeni bir oluşum olarak merkez sağı doldurdu. Şimdi yüzde ellilere koşuyor.

 

Solda ise durum: sol en düşük çizgisi olan yüzde otuzlarda dolaşıyor. Deniz Baykal’ın gidişi CHP’ye yaradı mı? Şüpheli. Kemal Kılıçdaroğlu karizmatik bir lider haline dönüşebildi mi? Görünen köy kılavuz istemez. Hayır. CHP güven veriyor mu? Doğru dürüst bir program ile seçimlerde bir tsunami yaratma ihtimali var mı? Kısa vadede böyle bir durumda ortada yok gibi.

 

Seçimlerde ne netice çıkacak? Kimse bilmiyor. Ama kamu oyu araştırmaları AK Partinin yüzde ellilere doğru koştuğunu gösteriyor. Yüzde onlarda dolaşan MHP’nin başına baraj kazası gelirse AK Parti anayasayı tek başına değiştirebilecek. MHP meclise girerse durum farklı olacak.

 

BDP’de durum: son gelişmeler bu partinin devamlı barış sloganını tekrarlamasına rağmen tutumuyla barışı pek arzulamadığı yönünde. BDP ne istiyor? Herhalde gerilimi tırmandırmak.

 

SEÇİMLERDEN SONRA NASIL BİR TÜRKİYE VE NASIL BİR DÜNYA?

Komşularla sıfır sorun hedefi ile yola çıkan dış politikamız ne durumda? Yunanistan ekonomik bunalım batağında. Mısır’da, Suriye’de, Libya’da, Körfez ülkelerinde belirsizlik sürüyor.

 

Avrupa Birliği ile ilişkiler: kötü. Almanya’da Merkel, Fransa’da Sarkozy, İtalya’da Berlusconi gidici. Ama yerine gelenlerin Türkiye’ye Avrupa kapısını açacaklarını düşünmek saflık olur. AB politikamız tümüyle başarısız. Avrupa psikolojisini anlamadan şaka yapar gibi sürdürülen bir politikadan elde edilen netice bir fiyasko.

 

Dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu Arap ve İslam psikolojisini iyi anlıyor. Avrupa Birliği politikasını ise seçimlerden sonra kim sürdürecek? Bu konuda bir endişemiz var. Avrupa politikası dışişleri kökenli bürokratlara bırakılacak gibi gözüküyor. Bu çok büyük bir yanlış olur. Avrupa politikasını Avrupa psikolojisine açık siyasiler yürütmeli.

 

Amerika ile ilişkiler: Avrupalı liderlerin tersine Amerika’da Obama seçimlerde başarılı olacak gibi gözüküyor. Obama Türk liderlerle sıcak bir diyalog içinde. Ama bunun nedeni Amerika’nın başta Afganistan ve Irak olmak üzere İslam ülkeleri ile yaşadığı güçlükler. Amerika mecbur kaldığı için Ankara ile sıcak ilişkileri sürdürmeye devam edecek.

 

SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI, PATRONLAR VE SİYASET CEPHESİNDE DURUM

AK Parti iktidarı döneminde Sivil Toplum Kuruluşları arasında ikisi sivrildi: MÜSİAD ve TUSKON. Özellikle TUSKON’u gelişmekte olan ülkelerde Türk bayrağını zirvede tuttuğu için tebrik etmek gerek.

Patronlar ile ilgili ilişkilere gelince: çok değişken. AK Parti ile sıcak ilişki içinde gözüken üç büyük patron var: Güler Sabancı, Ferit Şahenk ve Bülent Eczacıbaşı. Anadolu’dan da yükselen değerler arasında Abdülkadir Konukoğlu’nu mutlaka hatırlamak gerek. Büyük bir başarı örneğini de uzun yıllardır tanıdığımız Ahmet Çalık’ta görüyoruz. Çalık Holding medyada ve enerji sektöründe çok başarılı. Koç grubu ile ilişkiler ise değişkenlik gösteriyor.

 

Sivil Toplum Kuruluşlarından TÜSİAD hayal kırıklığı uyandırıyor. Ümit Boyner istikrarsızlığı ile şaşırtıyor. Anayasa projesindeki zikzakları çok dikkat çekici oldu. TÜSİAD ne istiyor? Belli değil. Alternatif bir siyasi parti mi? Bir fikir kuruluşu mu? Solcu bir gençlik örgütü mü? TÜSİAD hedeflerini bilmiyor gibi. Avrupa Birliği ile ilişkileri yüzeysel olmaktan öteye gidemiyor. Lüks otellerde yapılan toplantıların ne derinliği var? Hata nerede? Herhalde danışman seçiminde tutarsızlık var.

 

On dokuz yıl TÜSİAD’ın ağır topu rahmetli Sakıp Sabancı ile sıcak bir dostluğum oldu. Yurtiçinde ve yurtdışında sayısız seyahatlerimiz oldu. Ortak faaliyetlerimizde onun evinde dünya liderlerini ağırladık. Benim davetimle Türkiye’ye gelen bazı dev bankalar ve holdinglerle Sabancı Holding ortaklıklar kurdu. Bunun en önemlisi bugün yıllık cirosu yüz elli milyar dolar olan Carrefour ile olan ortaklıktır. Sakıp bey siyasette ne yapılması gerektiğini çok iyi biliyordu. Kendisi Türk kapitalizmin öncülerinden biriydi. Türk kapitalizmi doğarken iki kutuplu bir dünya vardı. Yanı başımızda ki Sovyet emperyalizmi Türkiye’de kapitalizmin gelişmesini istemiyordu. Fabrikaların yakılmasını, girişimcilerin yok edilmesini, işçilerin şiddete başvurmasını talep ediyordu. Bizzat Sakıp beyin kardeşi terörist bir hareket sonucu öldürüldü. Sakıp bey iç politikada ağırlığını koyarken ateşten bir Türkiye içinde kapitalizmin kurulması mücadelesi verdi. Onun döneminde TÜSİAD böyle bir TÜSİAD oldu. Hep istikrar ve büyüme istedi. Türkiye sevgisi yüreğinin tümünü doldurdu.

 

Ya şimdi? TÜSİAD istikrar mı istiyor yoksa eski dönemlerdeki gibi istikrarsızlık mı? TÜSİAD için çıkar yol önce bir patron kuruluşu olduğunu hatırlamaktan geçiyor. Türkiye’de şirketler hala cüce. Batı’da cirolar elli, yüz, iki yüz milyar dolarlarda dolaşırken Türkiye’de bir milyar dolarlık şirketler bir marifet sayılıyor. TÜSİAD’ın esas uğraş konusu bu olmalı.

 

YA BAŞKANLIK SİSTEMİ

Bu konuda sayısız yazı yazdım. Türkiye’de başkanlık sistemi gerekiyor mu? Mutlaka. Bunu kim gerçekleştirecek? Hangi karizmatik lider Türkiye’ye başkanlık sistemini getirebilecek? Kimse kızmasın ama Türkiye’nin 2000’lerde ki lideri sağdan çıktı. Bu Anap’tan, Doğru yol’dan, CHP’den çıkmadı. Bunun nedenlerini bu partilerin kendilerinin araştırması lazım. Siyasi gerçek bu: karizmatik lider Recep Tayyip Erdoğan. Bugün onu Gülen hareketinden İhlas’a kadar bütün cemaatler destekliyor. Sorunda belki burada. Tayyip beyi cemaatler ötesi Türkiye’nin kucaklaması lazım. Lider olduğu kesin ama tüm Türkiye onu kucaklamıyor. Kadrolaşmada hataları var. Kendi kesiminin dışından aldığı ve vitrine koyduğu kişiler göz doldurmuyor. Ağırlıkları yeterli olmuyor. Zaten bir kısmı da vitrinde uzun süre kalamadı.

 

Başkanlık sistemi şart. Türkiye’de mega projeler, mega şirketler için şart. Türkiye’nin zenginleşmesi için şart. Ama başkanlığa giden yol çok dikenli. AK Parti içinde bile Tayyip beyin başkanlığına büyük destek geldiğine dair işaretler yok. Ama başkanlık Türkiye için şart. Yoksa kapıda istikrarsızlık bekliyor.

Seçimlerden sonra Türkiye’yi bekleyen manzara bu.

Prof. Dr. Bener Karakartal

  • Bu haberi paylaşın:
YORUM YAZ
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (0)
Avni Karaman
9yıl önce
Tutturmuşsunuz başkanlık şart diye. Türkiye gibi ülkelerde de dünyanın birçok ülkesinde de başkanlık rejimi diktatörlük rejimidir. Siz diktatörlük mü istiyorsunuz?
Fehmi Algül
9yıl önce
Ah hocam ah. Bu kadar rezilliğe, ekonomik sıkıntıya rağmen AKP'yi yakıyop yağlıyorsunuz. Devam edin o zaman. Allah kerimdir. Gün olur devran döner. Bakalım o zaman ne yapacaksınız? Ben söyleyeyim hoop güzel bir U dönüşü.
okuyusu
9yıl önce
heralde bu ülke iran olduğunda ilk kaçacak da sizler olacaksınız
krallık istiyorsunuz
9yıl önce
yani sen kendi adına zenginliğine zenginlik katmak için başkanlık istiyorsun başka bir şey değil şu andaki ondan farklı değil çankaya köşkündeki noter olarak görev yapıyor zaten... padişah ne derse o oluyor... yani hiçbir fark yok boşuna konuşuyorsunuz. zenginliğinize zenginlik katmak için bunları savunuyorsunuz....
okuyucu
9yıl önce
yazınız çok yanlı
Yazarın Diğer Yazıları
3yıl önce
6yıl önce




Linkler

Arşivde Ara

Namaz Vakitleri
    İmsakGüneşÖğleİkindiAkşamYatsı
    04:4006:1413:1116:5319:5521:21
Anket
bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=