Lütfen bekleyin..
  • Ana Sayfa
  • 17°
    21 Eylül 2019 11:49
  • Sitene Ekle
  • RSS
  • Son Haberler
  • Arşiv

Prof. Dr. Bener Karakartal

ARAP BAHARI NEDEN CEHENNEME DÖNÜŞTÜ?

03 Temmuz 2014 12:06

   Yeryüzünü etkileyen dokuz şiddetinde büyük siyasal depremler var. Bunlar nasıl başlıyor, nasıl gelişiyor, nasıl bir sonuca ulaşıyor? Siyaset Bilimi bunu açıklıyor. Elindeki enstrüman ise karşılaştırmalar yapmak.

    Arap baharı gerçek, büyük bir fırtına. Gücü ile yetmiş yıl önce Avrupa’da ortaya çıkan bir fırtınayla büyük benzerlik gösteriyor. 1945 yılında ikinci dünya savaşı bitti. Yerini dev bir fırtına aldı: Komünizm fırtınası.

    

    AVRUPA’DAKİ FIRTINA DEMOKRASİNİN ZAFERİYLE NETİCELENDİ

     İkinci dünya savaşını iki büyük ülke kazandı: ABD ve SSCB. Dünya 1945’te iki kutuplu bir döneme girdi. Bir yanda kapitalist liberal ekonomiler, öte yanda komünizm. Bu iki kutuplu dünyada iki büyük lider dünyanın geleceğini belirleme gücüne sahip oldu: ABD Başkanı Truman ve Sovyet lideri Stalin. Yeni durumun simgesi Almanya’da çekilen bir fotoğrafla özetleniyordu. Fotoğrafta savaşı kazanan iki askerin el sıkışması görülüyordu. Birincisi Amerikan, ikincisi Rus’tu. Savaşla birlikte Avrupa da bitmişti. Ağabeylerin birincisi Amerika kıtasından, ikincisi Asya’dan geliyordu. Avrupa kurtulmamıştı tam tersine bir yandan açlıkla boğuşuyor, öte yandan yeni bir işgal altına giriyordu.

    Savaşı kazanan taraflardan Stalin, savaş ganimeti olarak payını istedi. Aldı da. Avrupa’nın yarısı Sovyet egemenliğine geçti. Ama Stalin mızıkçılık yapmaya kararlıydı. Savaşın tüm ganimetine göz dikti. Sovyet orduları Almanya’yı ikiye bölmüş, Fransa sınırına sadece iki yüz kilometre uzakta frene basmışlardı. Stalin şimdi Avrupa’nın tümünü istiyordu. Bu nasıl olacaktı? Sinsi bir planla. Doğu Avrupa doğrudan Sovyet işgali altına geçmişti. Batı Avrupa’da ise yüzde yüz Moskova’ya bağlı komünist partileri içerden iktidarı seçimle ele geçireceklerdi. Fransız ve İtalyan komünist partileri seçimlerde yüzde otuzları geride bırakarak ülkelerinin birinci partileri oldular. Fransa, İtalya, Belçika komünizme geçme aşamasına geldi. Yunanistan’da ise Stalin Yunan komünist partisini kullanarak çok kanlı bir iç savaş başlattı.

   Dünyada bunlar yaşanırken, Türkiye’de ise CHP, TKP’yi yıllardır büyük bir baskı altında tutmuş onu adeta yok olma noktasına getirmişti. Nazım Hikmet hapisteydi. Stalin Türkiye konusunda doğrudan taleplerde bulundu. Boğazları ve doğu vilayetlerini istedi. Avrupa komünizme geçme noktasına gelmişti: Yarısı doğrudan Kızıl Ordu işgalindeydi. Öbür yarısı da yüzde yüz Moskova’ya bağlı komünist partilerinin egemenliğini geçme noktasına gelmişti.Sefaletin kol gezdiği, açlık sınırında, ekmeğin karne ile dağıtıldığı bu Avrupa’da duruma bir lider güçlü bir şekilde karşı çıkmayı kararlaştırdı. ABD Başkanı Truman kendi adını taşıyan bir doktrin ve Marshall yardımıyla Avrupa’daki gelişmelere el koydu. 1947 Mart’ında Fransa, İtalya, Belçika’da komünist partiler iktidar koalisyonlarından atıldılar. Yunanistan’da komünistler yenilgiye uğratıldı. Türkiye’de ise ABD doğrudan bir güç gösterisine girişti. Amerika’da ölen Türkiye Büyükelçisinin cenazesini İstanbul’a getirmek bahanesiyle dev savaş gemisi Missouri refakatindeki gemilerle birlikte Türkiye’ye geldi.

   Missouri iki atom bombasının atılmasından sonra Japonya’da gururlu Japon İmparatoruna güvertesinde Japonya’nın tam teslimat belgesini imzalatmıştı. Missouri şimdi İstanbul’daydı. Sovyetler mesajı aldı.

    Batı Avrupa, Yunanistan, Türkiye komünizm tehdidinden kurtuldular. Amerikan askeri,siyasi ve ekonomik şemsiyesi altında demokrasiye ve istikrara kavuştular. Ama bu tam bir bağımsızlık sayılamazdı. Batı Avrupa, Yunanistan ve Türkiye’de Sovyet tehdidi son bulmuş ama güç ve kontrol Amerika’nın eline geçmişti.

 

     YEREL LİDERLERİN GÜCÜ

     Avrupa’daki fırtınanın ikinci sayfasını Fransa’da 1958 yılında iktidara gelen General De Gaulle yazdı. Almanya beş işgal bölgesine ayrılmıştı. Avrupa’nın yarısı Amerika’ya bağımlı öbür yarısı Moskova’ya bağlıydı. De Gaulle 1958’de meşhur tezini ortaya attı: Hedef “Atlantik’ten Urallara, Avrupalı bir Avrupa” olmalıydı. Tercümesi: Amerikalılar ve Sovyetler Avrupa’dan çekip gitmeliydi.

    De Gaulle yaşadığı sürece hiç Sovyetler kelimesini kullanmadı. Hep “Rusya” dedi.Sovyetler Avrupa’dan gitmeli ama Rusya’dan da atılmalıydı. Sovyetler Birliği bitmeli yerini Rusya almalıydı. De Gaulle’ün planı başarılı oldu. Yaşlı Alman politikacısı Konrad Adenauer ile el ele tutuşarak Avrupa Birliğini hayata geçirdi. Euro kuruldu ve Dolar’ın önünde bir dünya parası oldu. Avrupa Birliği 17 trilyonluk yıllık geliriyle Amerika’nın önüne geçti. İki Almanya birleşti. Doğu Avrupa’da Sovyet işgali bitti ve demokrasi geri geldi. Sosyalizm Rusya’da çöktü ve komünizm tarih oldu. İtalyan komünist partisi adından komünist kelimesini çıkarttı. Fransız komünist partisi marjinal bir güç haline dönüştü.

    Tarihi liderler yazıyor. Truman olmasaydı bugün Avrupa komünist olmuş olacaktı. Çin,Küba gibi. De Gaulle olmasaydı iki Avrupa birleşmeyecekti, Avrupa Birliği ve Euro olmayacaktı. Sovyetler Birliği devam edecekti. Büyük tarihi fırtınalarda liderler belirleyici oluyor. Kaos ve cehennem lider boşluğunda veya zayıf liderlerin varlığında ortaya çıkıyor.

 

   ARAP KAOSU

    Yetmiş yıl sonra: “Arap baharı” fırtınası başlıyor. Arap ülkeleri geniş bir coğrafyaya yayılmışlar. Atlantik okyanusundan Hint okyanusuna uzanıyorlar. Arap ülkeleri bir Nuh’un gemisi gibi. İçlerinde ne ararsan var. Fas ve Suudi Arabistan’da monarşik krallıklar var. Cezayir, Tunus, Suriye’de tek parti diktatörlükleri iktidarda. Mısır ve Libya’da askeri diktatörlükler var. Körfez ülkelerinde prenslikler. Irak’ta iktidarda Saddam vardı. Batı bu duruma petrol ve diğer ekonomik çıkarlar uğruna hoş görüyle katlanmıştı. Libya diktatörü Paris’te Fransa tarihinde görülmemiş bir şımarıklıkla kendisini karşılatıyordu. Çadırını Paris’in merkezinde kuruyor, sabahları Libya’dan getirdiği develerin sütüyle kahvaltı ediyor, Paris’te dolaşmak için keyfi kararlar vererek trafiği altüst ediyordu. Roma’da Başbakan Berlusconi onu elini öperek karşılıyordu. Kaddafi Kur’an hediye etmek bahanesiyle yüzlerce güzel mankeni Roma’da çadırında ağırlıyor, beğendiklerini beraberinde Libya’ya götürüyordu.

    Peki Arap halkları demokrasiyi arzuluyorlar mıydı? Şüphesiz evet. Amerika’da bazı tezler Arap ülkelerinde demokrasiye geçmek konusunu işliyorlardı. Bir diğer etkide hiç şüphesiz AK Partinin Türkiye’de iktidara gelmesiyle ortaya çıktı. Bir Müslüman ülkede demokrasi ve refah aynı anda varolabiliyordu: Bu tezi bir fırtına gücünde Türk televizyon dizileri Arap halklarına iletti. Türk televizyon dizilerinin yayınlandığı akşamlar, Arap halklarıekranlara kilitleniyordu. İhtilalin kıvılcımını demokrasiye en yakın olan Tunus fitilledi. Tunus diktatörü ülkeyi süratle terk etmek zorunda kaldı. Demek olabiliyordu. Kıvılcım diğer Arap rejimlerine sıçradı.

 

   BATILI LİDERLER ARAP BAHARI SINAVINDA SINIFTA KALDILAR

    1945’de Truman’ın, 1958’de De Gaulle’ün iradesi Avrupa’ya demokrasi ve bağımsızlığı getirmişti. Yetmiş yıl sonra ise gerek batılı liderlerin, gerek yerel liderlerin beceriksizliği ve kararsızlığı sonucu “Arap Baharı” gerçek bir cehenneme dönüştü. Bu gelişme her Arap ülkesinde farklı bir süreç izledi. Bu açıdan her ülkeyi ayrı ayrı incelemek gerekiyor.

   

   LİBYA’DA KAOS

   Libya’da gelişen olayların iki aşaması var. Libya’da diktatör Kaddafi’ye karşı başlatılan isyan iki çok farklı aşamadan geçti. Birinci aşamada belirleyici faktör batı dünyası ve Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy oldu. Sarkozy yakın bir geçmişe kadar çok yakın bir Kaddafi dostu olarak biliniyordu. Hatta Kaddafi ve çocukları Sarkozy’nin Cumhurbaşkanlığı kampanyasını maddi olarak desteklediklerini söylediler. Bu şuana kadar kanıtlanamadı. Ama ne olduysa isyan başladıktan sonra oldu. Sarkozy isyancıların tarafında saf tuttu. Kısa bir süre önce Fransa ve İngiltere üçüncü ülkelerde düzenlenecek askeri operasyonlarda müşterek hareket kararı almışlardı. Amaç masrafları paylaşarak azaltmaktı. Bu anlaşmaya dayanarak Sarkozy Libya operasyonunda İngiltere Başbakanı Cameron’u kendi tarafına çekti. Bundan sonra olan gelişmeler süratle birbirini izledi. Sarkozy önce Merkel’i ikna etti. Araları çok iyiydi. NATO’nun Avrupa kanadı devreye sokuldu. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne sorun intikal edince ABD ve Obama ister istemez kendilerini sürecin içinde buldular. Libya’nın petrolü de bu sürecin işlemesinde belirleyici bir diğer çok önemli faktör idi. Netice: Kaddafi vahşi bir şekilde adeta linç edilerek öldürüldü. Yerini NATO şemsiyesinde hareket eden Fransız bombardıman uçakları ve helikopterleri tespit etmişti.

 

    LİBYA’DA İKİNCİ SAYFA

    Sarkozy Fransa’daki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ikinci beş yıla başlayamadı.Sosyalist François Hollande Başkan seçildi. Hollande’da, Sarkozy kadar şahin bir politikacıydı.Ama Sarkozy’nin inatçı kararlılığından ve ikna gücünden onda eser yoktu. Libya olayları kendi sürecine terk edildi. Libya’da ikinci sayfa açıldı. Bu anarşi, kaos, şiddet sayfası. Amerikan Büyükelçiliği basıldı. Amerikan Büyükelçisi ve yardımcıları öldürüldü. Libya’da kaos ve belirsizlik sürüyor.

 

   MISIR ARAP DÜNYASININ AĞIR TOPU: ESKİ TAS, ESKİ HAMAM

   Osmanlılar gittikten sonra Mısır; İngilizlerin, Fransızların, Rusların ve daha sonra Amerikalıların etkisine girdi. İslam dünyasının bu ağır topunun iktidarında hep askerler oldu.Darbe ile iktidara gelen askerler sivil görüntü arkasında ülkenin gerçek siyasi liderleri oldular.Arap baharı Mısır’a geçici bir demokratik dönem yaşattı. Sandıktan çıkan bir iktidar ilk defa Mısır’da yönetimi ele geçirdi. Ama bu durum sürmedi. Kısa bir süre sonra askerler yeni bir darbe ile iktidara el koydular.

   Batının tutumu bu konuda fevkalade ikiyüzlü ve çifte standartlı oldu. Seçimle gelen iktidar darbe ile devrilmişti. Ama bu iktidarın İslami olması batıyı derinden ürkütüyordu.Askerlerin İslami iktidarı devirmeleri batıda gizli bir memnuniyet uyandırdı. Darbeyi suçlamak için en ılımlı kelimeleri büyük gecikme ile telaffuz ettiler. Amerika, İsrail, Avrupa, Suudi Arabistan durumdan hoşnut olmuşlardı. Mısır’da özet olarak durum: eski tas eski hamam. Arap baharı gerçekten olmuş muydu?

 

  SURİYE: BİR MEZBAHA

   Halkların isyanı Suriye’ye sıçrayınca dünya kamuoyu Beşar Esad’ın günlerinin sayılı olduğunu sandı. Gerçekten de bu doğru olabilirdi. Ama eğer Obama Suriye’de Sarkozy’nin Libya’da gösterdiği kararlılığı gösterebilseydi. Dünya Obama konusunda yanılmıştı. Seçildiği zaman ilk resmi ziyaretini bir İslam ülkesine, Türkiye’ye yapmıştı. Daha sonra akıllarda bir Mısır ziyareti ve Kahire üniversitesi konferansı kaldı. Ama bütün bunların bir makyaj, bir vitrin mizanseni olduğu daha sonra ortaya çıktı.

    Neden? Obama başkanlığının ikinci ve son dönemindeydi. Bir politikacı için daha çok gençti. Geri kalan yıllarında hayatını kazanmaya devam edecekti. Amerikan başkanları görevleri sona erdikten sonra çok önemli taleplerle karşılaşıyorlar. Yüksek ücretlerle konferanslar, yazılan kitaplar, danışmanlıklar dudak uçuklatıyor. Bunun için prestijin yüksek olması gerekiyor. Savaş çıkaran başkanlar sevilmiyor. Eski başkan Bush’un “dünyanın en nefret edilen” politikacısı olarak hatırlanması, buna karşılık barışçı Clinton’un dünyanın her tarafından davet alması Obama’yı şüphesiz derinden etkilemiş olmalıydı.

    Obama’yı, Suriye konusunda son derece pasif kılan bir başka faktör Amerika’nın ekonomik bunalımıydı. Obama 2008’de kucağında bir büyük krizle görevi devraldı. Ekonomide çok şeyler yaptı ama krizi tam anlamıyla sonlandıramadı. Orta doğuda bir savaşa girmek yol açacağı masraflar nedeniyle gözünü korkuttu. Obama’nın, Suriye politikası maalesef çok geç anlaşıldı. Onun Suriye’ye müdahale kararı vereceği sanılıyordu. Onun niyetinin pasif kalmak olduğunu en önce anlayan Putin oldu. Suriye Akdeniz’de Rusya’nın ileri üssüydü. Rusya bu açıdan yıllardır çok kuvvetli askeri anlaşmalarla Suriye ile bağlar kurmuştu. Önceleri Obama’nın müdahale edeceği kaygısına kapıldılar ama süratle Suriye’deki etkilerinin zedelenmeyeceğini gördüler.

   Esad hiç vakit kaybetmeden ağır silahlarla, uçaklarla kendi halkını öldürmeye başladı. Binler, on binler öldürüldü. Rakam süratle yüz bini aştı. Bu katliamda kimyasal silahlar kullanılmaya başlandı. Kimyasal silahlar batının kesin kırmızı çizgisini oluşturuyordu. Bu silahların kullanıldığı 2013 Ağustos’unda bilimsel olarak kanıtlandı. Obama köşeye sıkışmıştı.Fransa Cumhurbaşkanı Hollande Amerika ile birlikte müdahaleye hazır olduğunu bildirdi. İki Genelkurmay hedeflere kilitlendiler. Amerikan Genelkurmayı uçaklarının Yunanistan üzerinden uçması için girişimlerini tamamladı.

    31 Ağustos 2013 gecesi bütün dünya nefesini tutarak Obama’nın konuşmasını bekledi. Obama konuştu: Suriye konusunda “müdahale kararı aldım” dedi. Bu müdahale Kara Kuvvetleri ile olmayacaktı. Füzeler ve savaş uçaklarıyla yapılacaktı. Bu savaşa Amerika ve Fransa katılacaktı. Ama Obama konuştukça kafalar karıştı: “Müdahale ediyoruz, müdahale kararı aldım ama Kongre’ye de danışacağım” dedi.

    O gece sabaha kadar Fransız Genelkurmayı, Amerika’dan “başlıyoruz” mesajını bekledi. Sabaha kadar Amerika’dan hiçbir ses çıkmadı. Fransız Genelkurmayından “Amerikalılar şaka mı yapıyorlar” sözleri yükseldi. Hollande yalnız bırakılmıştı.

    Liderler arası vals yepyeni bir boyut kazandı. O güne kadar Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Suriye’ye müdahaleyi veto eden Putin, Obama’ya yeni bir mesaj gönderdi. Esad’dan kimyasal silahların imhası için söz almıştı. Hatta bu imhanın batılılar tarafından gerçekleşmesini talep ediyordu. Bu Obama için müthiş ferahlatıcı bir mesaj oldu.Hiç bir şey yapmadan başarı kazanmış gibi dünya kamuoyunun önüne çıkabilirdi. “vicdan temizleme” operasyonuna Suriye konusunda çok pasif kalan Almanya şansölyesi Merkel’de katıldı. “kimyasal silahların imhasında yardımcı olmak istiyoruz” dedi. Uluslararası bu gelişmeleri davetli olduğum TRT Türk’te, o günlerde ne şekilde yorumladığımı bu kanalı izleyenler hatırlayacaklardır.

    Bu gelişmeler sonucunda sanki Suriye meselesi çözüme kavuşmuş gibi yapıldı. Oysa Esad kimyasal silahları kullanmaya devam ediyordu. En büyük katliamlarını da ağır silahlarla,hava bombardımanlarıyla, varil bombalarıyla yapıyordu. Suriye bir mezbahaya dönüşmüştü.Batının katkısı çok sınırlı kaldı. Özgür Suriye ordusu gelişemedi. Mültecilere Türkiye dışında fazla yardım gelmedi. Yük Türkiye’nin üzerinde kaldı. Putin kazanmıştı. Esad ayaktaydı. Ama bu meselenin bir tarafı. Siyaset boşluk kaldırmaz. Karşı tarafta acımasız terör örgütü IŞİD egemen oldu. Batı bir canavarı faaliyete geçirmişti. IŞİD, Suriye’den sonra elini Irak’a attı.

 

    IRAK CEHENNEMİ

    Amerikan Başkanları baba ve oğul Bush Irak’ta askeri zafer kazandılar: aba Bush Saddam’ın ordularını neredeyse zayiatsız perişan etti. Oğul Bush’un savaşı Saddam’ın yakalanıp asılmasıyla neticelendi. Obama Irak’tan Amerikan ordusunu çekti. Ama geriye bir sorun kaldı. Saddam gitmiş, onun diktatörlük düzeni sona ermiş ama Irak’ta yeni düzen kurulmamıştı. Kuzeyde Kürtler kendi içlerinde örgütlendiler ama ülkenin diğer bölgelerinde Şiiler ve Sünniler barışı sağlayacak bir yapı kuramadılar. Bitmez tükenmez intihar saldırılarından ve bombalama eylemlerinden sonra ülke iki mezhep arasında açık bir iç savaş ortamına sürüklendi. Sünniler dengeyi sağlamak için Saddam’ın eski askerlerine ve özellikle IŞİD örgütüne adeta teslim oldular. Artık sorun eskisinden de vahim. Vahşi ve kanlı bir ortam Irak kaosunu Irak cehennemine dönüştürdü.

   Suriye’de neredeyse hiçbir şey yapamayan Obama neticede kendisine güya yardım elini uzatan Putin’e teslim olmuştu. Irak’ta da benzer tutumu İran konusunda gösterdi. Düne kadar baş düşman ilan edilen İran şimdi neredeyse bir müttefik haline dönüştü. İran’ın geri dönüşü böyle giderse muhteşem olacak. Ama bu durum gittikçe güçlenen IŞİD yayılmasını engelleyebilecek mi?

 

   1945 İLE HERŞEY ŞİMDİ TABAN TABANA ZIT

   1945 yılında Avrupa açlık ve sefaletle boğuşuyordu. Doğu kısmı doğrudan Sovyet işgali altındaydı. Batı kısmı da neredeyse demokrasiden kopuyor, totaliter Moskova kontrolüne geçiyordu. Avrupa demokrasiye iki aşamada dönebildi. Birinci aşamada belirleyici dış faktör oldu. Amerika önce askeri yardım ve siyasi müdahaleyle durumu kontrol altına aldı. Kapsamlı ekonomik yardımla Avrupa’nın ayağa kalkmasına imkan verdi. İkinci aşama Avrupa sisteminin içinden geldi. Yerel liderler Avrupa Birliğini, Euro’yu kurdu. Avrupa ekonomik ve siyasi bağımsızlığını elde etti. Kıta ve birlik olarak dünyanın en zengin bölgesi haline dönüştü. Ortadoğu şüphesiz bir Avrupa değil. Demokratik geçmişi ve gelenekleri yok. Orta sınıflar çok dar ve zayıf. Ama birçok orta doğu ülkesinin enerji konusunda çok zengin kaynakları var.

    Eğer 1945’de Avrupa’nın sahip olduğu imkanlar orta doğuya sağlansaydı Arap baharı fırsatı demokrasiye geçişin ilk basamaklarını oluşturabilirdi. Fırsat 1945 Avrupa’sında olduğu gibi önce dışardan sağlanmalıydı. Bu yardım sırasıyla aynı Avrupa’da olduğu gibi askeri, siyasi ve ekonomik olmalıydı. Orta doğuda bunların hiç biri olmadı. Libya ve Irak örneklerinde askeri girişimler yarıda kesildi. Boşluğu kaos doldurdu. Suriye örneğinde askeri yardım lafta kaldı. Ekonomik yardım fiili olarak yapılmadı. Bütün bunlar olmayınca ülkeler iç savaşa sürüklendi. Demokrasiyi kuracak güçte yerel liderler sahneye çıkamadı. Meydan radikallere kaldı.

 

   ORTA DOĞU ARTIK BİR TEHDİT UNSURU

   Dünyanın bir çok ülkesinde gençler arasında idealist eylemci gruplar türeye biliyor.1930’larda idealist gençlerin yöneldikleri kutup komünizmdi. Gönüllü olarak İspanya iç savaşında komünistlerin saflarına katıldılar ve öldüler. 2000’li yıllarda komünizm artık tüm cazibesini kaybetti. Batı da idealist gençler şimdi radikal İslam’a yöneliyorlar. Refah içindeki batı toplumlarında bu toplumlara özellikle ekonomik olarak entegre olamamış gençler şimdi ölmek için orta doğuya geliyorlar. IŞİD radikal tutumuyla bu gençleri mıknatıs gibi çekiyor. Batı için IŞİD artık ciddi bir tehdit.

   Radikalizmin yanında enerji güvenliği de batı için ikinci bir tehlike. Batının petrolünün çok önemli bir kısmı Arap dünyasının topraklarının altında. Ayrıca orta doğuda artan kaos İsrail için yaşamsal bir tehlike. Orta doğuda batının iflası sadece iki ülkenin çıkarları doğrultusunda gelişti. Bunların birincisi Rusya: Suriye tecrübesinden cesaret alan Putin batının zafiyetini iyi değerlendirip Ukrayna’da önemli kazanımlar elde etti. Aynı durumdan yararlanan diğer bir ülke İran olacak gibi gözüküyor. Orta doğu olayları İran’ın uluslararası diplomasiye altın tepsi üzerinde dönüşüne imkan tanıyor.

 

  • Bu haberi paylaşın:
YORUM YAZ
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (0)
Yazarın Diğer Yazıları
4yıl önce
6yıl önce




Linkler

Arşivde Ara

Namaz Vakitleri
    İmsakGüneşÖğleİkindiAkşamYatsı
    05:1606:4313:0416:2819:1320:33
Anket
bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=