Lütfen bekleyin..
Avatar

Ulduze Qaraqızı

Tarihi değiştirmek imkansız!

28 Ocak 2011

Bir çok kez millet vekili seçilen, yüksek makamlarda milletin hakkı uğruna mücadele eden profesör Cemil Hasanlı son seçimde başarısızlığa uğrasa bile bundan etkilenmedi, bilakis bilimsel araştırmalarına geniş zaman ayırarak yeni tarihi araştrımalarıyla sadecə Azerbaycanın değil, aynı zamanda dünyanın ilgisini çekmeyi başardı. Onunla söyleşimiz Kanlı Ocak olayına rastlandığı için şu röportajı 20 Ocak 1990-cı yıl şehitlerinin ruhuna ithaf ediyorum.


Özgeçmiş:
Cemil Hesenli 1952. yılda doğmuş. Azerbaycan Devlet Universitesinin tarih fakültesinde eyitim görmüş. Tarih üzere doktor, profesördü. Amerika Orta Doğu Araştırmaları Cemiyetine üyedir. 10 monoqrafya ve 100-den artık ilmi makale yazmış. Rusca ve ingilisceni iyi biliyor. 1994. yıldan Bakü Devlet Universitesinin profesörüdür. İkinci çağırış Azerbaycan Cümhuriyeti Millet Meclisine milletvekili seçilmiş. Millet Meclisin bilim ve eğitim sorunları kuruluna üyedir. Azerbaycan-Belçika, Azerbaycan-Kazakistan, Azerbaycan-Meksika, Azerbaycan-Romanya meclislerarası ilişkileri ekibine üyedir. Bağımsız devletler Birliği meclislerarası Assambleyasında Azerbaycan temsilçileri kuruluna üyedir.

– 2008. yılda yayınlanan “Azerbaycanda milli mesele:politik yönetim ve aydınlar(1954-1959. yıllar)” kitapınızda bahs ettiyiniz bir hakikat dikkatimi çekti. Şu hakikatın okurlarımız için de ilginc ola bileceyini düşünüyorum.

– Sovyet toplumunun görünen ve görünmeyen tarihini diyorsunuz… Uzun zaman sovyet toplumunun görünen ve görünmeyen tarihini araştırmışım. Bu araştırma rusca ve azerbaycanca yayınlandı. Şu kitapda sovyet toplumunun görünmeyen yönünü cumhuriyet mikyasında kapsamaya çalışmışım. Çünkü tüm tarihçiler, özellikle de Rus tarihçileri başkentte yaşanan olayları göz önünde bulundursalar da, hükümetin yürüttüğ

ü siyasetin sonuçlarını, nasıl karşılandığını, bu sürecin işleyişini bununla birlikte Stalin’in ölümünden sonra Sovyet’lerde izlenen politikanın, özerk cumhuriyetlerde kabülü, siyasi entrikalar, Stalin’in kişiliğine karşı yapılan eleştiriler gibi sorunlar bir kıyıda kalıyordu. Sonraları anladım ki, araştırmalarım sonucu yazdığım bu yapıt, dağılan Sovyetler Birliği’ne bağlı özerk cumhuriyetlerde söz konusu sürecin işleyişine dair ender kitaptır. Araştırdığım bu kitap eski Sovyetler Birliği arazisinde milli cümhuriyetlerde aynı prosesin yankısını gösteren tek kitap. Doğru aynı devrde Ukraynada ve Baltık cümhuriyetlerinde, hatta 1950. yılda Gürcüstanda da ilgiçeken olaylar olmuş ama bahs ettiyim prosesler ihata olunmamış.

df_3.jpgŞu açıdan bu eseri yazdığım zaman sovyet toplumunun görünmeyen taraflarıyla daha çok ilgilendim. Azerbaycan Sovyet Cümhuriyetinin aynı devrdeki yönetimi dil meselesinde olan ilk fırsatı kullandı, Azerbaycan yönetimi güney Kafkasyada bir az gayri beraber durumdaydı. Bildiyiniz gibi 1936. yılda Sovyetler Birliğinde anayasa kabullendi. 1937. yılda tüm cümhuriyetlerde anayasa kabullendiyi zaman onlar kendi dillerini devlet dili gibi anayasayada kabul etdirdi, ama Azerbaycan şu imkanı kullanamadı.

Bundan dolayı komşu cümhuriyetlerle kıyaslarken Azerbaycan yönetimi kendini rahatsız hiss etti. 1956. yılın aqustos ayında anayasaya böyle bir madde ilave olundu. &nbs p;Ama şu madde Sovyet İttifakı Komünist Partisinin Merkezi Komitesiyle, anlaşmadan yapıldı. Tabii ki, bu konuda büyük bir tartışma yaşandı.

Genellikle Azerbaycanın güneyinde, aynı zamanda kuzeyinde milli mücadele, milli dil uğruna mücadeleden geçiyor. Dil sorunu milli ideanın merkez sorunudur.


– Aslında bahs ettiyiniz maddenin kabullenmesi bile Azerbaycana milliyetçilik dalgasının getirilmesi demekti…

– Tabii ki… hatta şunun ilginc tarafı Anayasada Azerbaycan dilinin devlet dili gibi kabullendikden sonra azerbaycan türkleri kendilerini şu cümhuriyetin sahipi olarak hiss ettmeye başladı. Yani ayrımcılığa son koyulması, sadece kendi dilimizde tüm proseslere olan davranışının yaranması sonucunda gayri azerbaycanlılar kendilerini rahatsız hiss etmeye başladı. Tabii ki, şu, azerbaycanlıların vatana sahip şıkma hissini daha da güclendirdi ki, bu da bahs ettiyimiz kitapda var. Aynı devrde hakimiyette olan kişilerin hepsini milliyetçilik hisslerinden dolayı işten ayırdılar. Mirze İbrahimov, Sadıq Rehimov, İman Mustafayev, onların her biri 1954. yılın şubat-mart aylarında ha kimiyete gelen kişilerdi. 1958. yılda önce Mirze İbrahimovu, sonra Sadıq Rihimovu, daha sonra İman Mustafayevi işten ayırdılar. Onların sorunu çözüldüyü zaman politik büroda açıkca deyilmiş: “onların hepsi milliyetçilikten dolayı görevini kaybettseler bile biz şunu olduğu gibi kayd edemeyiz”. Nikita Hruşovun hep hafızamızda kalan bir fikrini hatırlatmak istiyorum: “Bize karşı çıkanlara kanıt veremeyiz”.


– İşte buna politika derler…

– Aynen. Çünkü onlar diyordular ki Sovyetler Birliğinde milliyetçilik var, şunlarsa yazılı olarak milliyetçilikle bağlı kimlerise işten uzaklaştırmakla kanıtlar yaranmasının karşısını alıyordu. Hatırlamışken, rus edebiyatında, sovyet edebiyatında bir dissident(karşı çıkma) araması var. Bilyormusunuz Nikita Hruşov o devrde kime kötü bakmışsa sanki onu kahramanlık seviyesine kaldırmışlar ki, Hruşov aynı kişini eleştirmiş. Mirze İbrahimov tek sovyet yazarı ki Hruşov Riyaset Kurulunda onun için demiş: “İbrahimov faşistlerden de fazla milliyetçi ve onun milli soruna bakışı biyolojik seciye taşıy or”. 1950. yıllarda medeniyet, edebiyat sahesinde çalışanlar arasında daha ağır laf Mirzə İbrahomov için seslenmiş. 1957. yılda Nazim Hikmet Baküye gelmişti ve onun öğrencilerle buluşması Azerbaycan Devlet Universitesinde hazırlanmıştı. Bu buluşmaya Mirze İbrahimov da katılmış. Öğrencilerden biri Nazim Hikmete yazılı soru gönderiyor: “Kendi dilini bilmeyenlere vede bilibte konuşmayanlara nasıl bakıyorsunuz”. Nazim Hikmet soruya cevab vermese bile Mirze İbrahimov sorunu okurken “Ben o türlü insanlara eclaf (rezil) derdim” demiş. Moskovaya şu buluşmayla bağlı rapor yazınca “eclaf” sözünün ruscasını bulamadı kları için onu olduğu gibi yazıb göndermişler.


– Bu da bir tarih. Yıllarca rusların etkisinde, baskısında olan bir halkın dilinden ayrı kalması çok tabii, ama şimdiki bağımsız devrde hala da bu prosesin devam etmesi hiç dikkatten uzak kalmıyor.

– Maalesef hala Sovyetler Döneminde yönetici görevlerde temsil olunan kişiler Azerbaycan dilini daha iyi biliyordu, ama şimdiki hükumet üyeleriyle bağlı şunu söylemek imkansız. O devrde dil uğruna mücadele aparmak ve dili korumak çok önemliydi, çünkü biz bağlı bir ülke idik. Ama şimdiki devrde herhangi bir bakanın ve ya diger görevlinin rusdilli olması hiç tehlikeli değil. Artık bura Azərbaycan dövletidir, Azerbaycan bağımsız bir ülkedir ve burda anahtar dil Azerbaycan dilidir. Hatırlamışken 1958. yılda Mirzə İbrahimov görevinden ayrıldı ve Hruşov hakimiyetten gittikten sonra Veli Ahundov onu Yazarlar Birliğine başkan tayin etti. O devrde Azerbaycandan Moskovaya gönderilen mektubların, belgelerin hepsi Azerbaycan dilinde yazılıb gönderilirdi, diğer örgütlerse rusca gönderiyordu. Aynı devrde Merkezi Komitenin görevlileri Mirze İbrahimovun yardımçılarıyla konuşma yaparak mektubları rusca gönderm elerini rica etmişler. Bu ricadan Mirze İbrahimovun haberi olsa bile kabul etmemiş “Nereye gönderilse bile önemli değil, hepsi Azerbaycan dilinde yazılıb gönderilmeli” demiş. Yardımçılar başkanın son cevabından sonra zor durumda kaldıkları için yazılan mektubları azerbaycan dilinde yazmakla beraber aynı zamanda rusca da hazırladıktan sonra Moskovaya gönderiyordular. O devr için böyle bir adım atmak kahramanlıktı. Şimdi durum başka, Azerbaycan dili devlet dilidir ve hepimizin borcu Azerbaycan dilini bilmekti, özellikle devlet görevlerinde temsil olunanların borcudur. Bilyormusunuz, yabancı dil bilmek iyi bir şey aslında, ama bu kendi dilini unutmak pahasına olmamalı. Yani yabancı dil bilmek insanın kendi dilini unutturmamalı, ondan ayrı kalmasına imkan vermemeli.


– Dil sorunundan bahs etmişken, bir ara türk diline olan ilgi vede türkce olan dizilerin yayınlanması iyi anlamda dikkati çekse de sonradan yasakların koyulması sanki her şeyi mahv etti. Mesela türk filmleri sadece Azerbaycan diline çevirdikten sonra gösterile bilir. Yani bu kadar benzer olan dillerin çevrilmesine ihtiyac var mı?

– Tabii ki ihtiyac yok. Eğer XX yüzyılın başlangıcında Mirze Elekber Sabir türk dilinin bizim dile çevirmeye ihtiyac olmamasından bahs etmişse, o halde XXI yüzyılın başlangıcında çevirmeye hiç ihtiyac yok. XX yüzyılın başlangıcında Azerbaycan medyasında bir Osmanlı şairinin şiiri yayınlanmıştı ve şiirin sonunda yazmışlar: “Osmanlıcadan Türk diline çevireni Eliqulu Qemqusar”. Gencedən olan Eliqulu Qemqusara Sabirin bir söz atması var.

Diyor ki:
Osmanlıcadan tercüme türke bunu bilmem,
Yainki yazır genceli, yain ki henekdir.
Mümkün iki dil bir birine tercüme emma,
Osmanlıcadan tercüme türke ne demekdir?…

Eğer biz – “Bir millet, iki devletik, bir halkık” diyorsak o zaman Türk dilini çeviri yapmaya ne ihtiyac? Çeviri ruscadan, ingilisceden, fransızcadan, arapcadan olur, çünkü orda sana tanıdık gelen bir kelime yok.


– Hatırlıyorum, tercüme sorununa karşı çok az kişi itiraz etti. Siz de tepki verdiniz mi?

– Millet Meclisine üye olduğum için tabii ki itiraz ettim, hatta protesto yapanlar çoktu.


– Ama sesinizi duyan olmadı?

– Eğer hükumet tarafından karar verilmişse o zaman Millet Meclisinin protesto yapmasına önem veren olmayacak.


– Anlamadığım bir şey daha var. Türkceye yasaklar koyulur, Türkiyeyle insanlarımız arasında mesafe koyulur, diğer taraftan Türkiyedən çok şey talep ediyoruz. Siz nasıl düşünüyorsunuz?

– Ben talepden daha çok ricada bulunmağa üstünlük veriyorum. Çünkü Türkiye bize o kadar yakın devlet, türkler bize o kadar yakın millet ki, bu yüzden çoğuzaman “aynıyız” meselesi ortaya çıkıyor. XX yüzyılda bir defa bağım sızlığa kavuştuk, 2. defa kaybettiyimiz bağımsızlığı evvelki durumuna getirdik. Bütün bu işleri görünce Türkiye Azerbaycanın kaderinde o kadar önemli işler görmüş ki bu, artık Azerbaycanın tarihine vede Azerbaycan türklerinin hafızasına ebedi olarak yazılmış. Özellikle 1918. yılda Bakü yabancıların yargısında olmuş, hatta bolşevik Rusyası böyle bir idea kullandı ki Azerbaycan bağımsızlığını tanıya bilir, ama Baküsüz. Ama Azerbaycan taraf bunun imkansız olduğunu söyleyerek mücadele aparmış. 1918. yılın haziran ayında Osmanlı orduları geldi vede Baküye doğru yürüyüş başladı. Kaderin çok ilginc olayına bakın siz, 1. dünya savaşının diger cebhelerinde yeni den osmanlı ordusu Bakü cebhesinde çok büyük zafer kazandı. Bu, her anlamda büyük zaferdi. Bu yüzden biz Azerbaycan Türkleri hiç bir zaman unutmamalıyız, bugün başkentimiz olan Bakü şehri, Abşeron yarımadasında olan petrol zenginlikleri bu şehrin, bu yarımadanın düşmandan kurtulmasında Türk askerinin kanı var.

– Zamanı gelmişken, son bir kaç yılda Türkiyeyle Rusyanın birbirine daha da yaklaşması hep dikkatte. Böyle devam edirse bir zaman Azerbaycanın karşılaştığı problemlerle kardeş Türkiyemiz de karşılaşa bilir mi?

– Ben böyle düşünmüyorum, çünkü Türkiye büyük ve güclü bir devlet. Önce şunu kayd etmek istiyorum, bir ülkeye çok para gelmesi hala devletin güclü olması demek değil. Bu meselenin çok önemli bir tarafı. İkincisi Türkiye bizim kaderimize o kadar bağlı ki hatta ben diyorum ki Türkiye Azerbaycan olmadan yaşaya bilir, ama Türkiyesiz Azerbaycana çok zor olur. Bu artık tarih tarafından denenmiş. Hem 18. yılda deneme yapılmış, aynı zamanda 90. yıllarda Azerbaycan bağımsızlığını ilan ettiyi zaman ilk tanıyan Türkiye oldu.Tecavüze maruz kaldığımız zaman savunma yönünde siyasi, diplomatik, manevi, maddi yardımlar gösteren de ilk Türkiye oldu. Azerbaycanın dünyada tanınması, onun hakk sesinin dünyanın siyasi ve kamusal dairelerine ulaştırılması açısından da Türkiye büyük işler görmüş. İşte bu açıdan Türkiyeyle Azerbaycan dostluğuna halel getiren adımlar atılmamalı. Düşünüyorum ki, 2008. yılın aqustos ayında Rusyanın Gürcüstana tecavüzünden sonra yörede şok psikoloji yaşandı ve bazılarının düşüncesine göre artık Rusya bir zamanlar kaybettiyi mevkisini Kafkasyad a önceki durumuna getiriyor vede Rusya güney Kafkasya dönüyor. Eğer böylese demek ki şu uzun zaman böyle olcak. Çünkü sovyetlerin timsalında Rusyanın kamusal fikirde azametli bir karakteri olmuş. Ama şunu unutmamalıyız ki Sovyetler Birliği bir zamanlar dünyanın iki super devletinden biri olmuş. Ama şüanda Rusya dünyanın onlarca devletinden biri. Rusya Gürcüstana girmek için gereken gücü dünya pazarında petrolun, gazın zam yapılan fiyatlarından alıyordu. Artık bu kanıtları dünya Rusyadan almış. O yüzden Rusya evveller olan mevkisinde kalmaya devam ediyor. Genellikle silah gücüne herhangi bir birliği, herhangi bir örgütü, hükmran lık meyillerini saklamak, bilyormusunuz bu o kadar da uğurlu yol değil. Bunu yapmak yerine rus hakimiyeti rus devletini ekonomi, demokratik açıdan güclendirseydi, manevi değerler açısından güclendirseydi o zaman Rusya çevresinde olan devletler için bir çekim merkezine dönüşürdü. Ama zorla bağımlı yapmak ve Sovyet Birliğinde olan geleneye esasen “benimle dost olmak istiyorsan, mutlaka bana bir şeyler vermelisin” prensepinden düşünerek bir şeyler kazanmak olmaz. Ne yazık ki, çağdaş Rusya politikasında hala o meyil devam ediyor.


– Belki şunun nedeni Rusyanın hala da I Pyotrun vasiyetnamesine sayqı duyması, onu hala da kullanmasıdır?

– Ben düşünüyorum ki I Pyotrun vasiyetnamesi vede orada bahs olunanlar o kadar da önemli değil. Eğer I Pyotr vasiyetnameni yazmasaydı bile Rusyanın siyaseti nasıl var öyle de olacaktı. Çünkü Rusyanın politikasında güc faktorü her zaman önemli rol yapmış ve her şey güce bağımlı olmuş. Çünkü şu imperiya I Pyotrun dövründen başlayarak çevresinde olan arazileri fetih ederek büyümüş ve büyük imperiyaya dönüşmüş. Hatta karşısında olan imperiyaları gücsüz yapmak için türlü vasıtaları kullanmış. Şu durum hala devam ediyor.


– Belki 21 yıl önce baş vermiş 20 Ocak olayı bile Rusyanın geleneksel politikasının bir planıdı? Nasıl düşünüyorsunuz bu olay olmaya bilirdi mi, yani biz mutlaka kurban mı vermeliydiz?

– Bilyormusunuz tarih sosyal manevi hayatın diger sahalarından farklı olarak geriye uygulanmıyor, yani tarihi deyişmek imkansız. Bu olay olmaya bilirdi mi, hayır olay artık baş vermiş faktördü. Ama şurda bir mantıkı dizi dikkati çekiyor. Yani 1988. yılın sonbaharında Azerbaycanda devrim bir ortam yaşanmaya başladı, 1989. yılda dünyanın büyük stratejik merkezleri Azerbaycan halkını kendi mücadele azminden dolayı dünyanın faal, aktif halklarından biri olarak görmeye başladı. O zamana kadar Azerbaycan ölü bir cümhuriyet olarak tanındığı için ondan bir şey beklenmiyordu. Ama ha lkın alana akınından dolayı büyük bir devrim prosesi yaşandı, bu, milli demokratik devrimdi. Tabii ki burda Ermenistan tarafından tecavüz meyillerinin güclenmesi de bazı tepki verdi. Aynı devrde Rusya kendi temsilçilerini Baküye göndermişti ve onlar Azerbaycandakı devrim prosese yönetmenlik yapan Azerbaycan Halk Cebhesi ve onun lideri Ebülfez Elçibeylə buluşmada Primakov sormuştu: “Siz ne istiyorsunuz”. E.Elçibey dedi ki, “Biz özgür ve demokratik seçim istiyoruz”.

Primakovun cevabı çok ilgincdi: “Ondan sonra sizin Sovyetler Birliğinden ayrılmanıza bir adım kalıyor”. Yani, Sovyetler Birliği hep özgür ve demokratik seçimden korkmuş. 90. yılın başlangıcında Azerbaycanda baş veren gidişatlar, sınırlarının toplumsal olarak sökülmesi ve Azerbaycanın başkenti Baküye Devlet Güvenlik organlarının müdahilesi başliyor. İlk olarak kanıt gerekir ve 13 ocakta bir ermeni iki azerbaycan türkünü Baküde öldürüyor. Bu olaydan sonra Devlet Güvenlik organları ve özellikle Moskovanın Devlet Güvenlik organları tüm şebekesini Azerbaycanda harekete getirmiş. Tabii ki, Bakü bir deney olarak tercih edilmiş ve Baküye ordu yürüdülmesine, bu ve ya diger anlamda büyük devletlerin başçıları ikna edilmişti. Eger bu deney baş verseydi o zaman şunu diger cümhuriyetlerde de gerçekleştireceklerdi. Bu açıdan Baküde baş vermiş 20 Ocak o layına sadece basit bir mesele gibi bakmak olmaz.

Unutmamalıyız ki, Sovyetler Birliğinin mevcut olduğu devrde Bakü olayları ülkede baş vermiş tek askeri operasyondu ki, bu operasyona direk Müdafaa Bakanı kendi yönetmenlik yapırdı. Yani Baküden başka Sovyetlerin diger bir yerinde öyle bir olay olmamış ki, oraya ordu yürüyüşü olsun vede Müdafaa Bakanı kendi o operasyona yönetmenlik yapsın. Sovyetler Birliğinin kaderi Baküde çözüldü. Şehre tüm giriş kapılarından aynı zamanda saldırı oldu, olağanüstü durumla bağlı olan karar ahaliye zamanında ulaşmadı.

Sonuc olarak 131 kişi dünyasını deyişti, 744 kişi yaralanmış, 4 kişi kayıb, 400 kişi tutuklandı ve sonrakı devrde de tutuklanma prosesi devam etti. Bakalım burda nelerin tanığı oluyoruz? Ahalini diz çökdürmek için Baküye saldırdı, ama ocak ayının 22-de şehitlerin defninde 2 milyon ahalici olan bir şehirde 1 milyon kişinin törene katıldığının tanığı oluyoruz. Yani kanlı ocak olayı baş verse bile karşıya koyulan maksata ulaşılmadı. Bakü operasyonu Sovyetler Birliğinin dağılması için son darbe oldu.

ULDUZE QARAQIZI
qaraqızı@rambler.ru

Yazarın Diğer Yazıları
21 Haziran 2013
14 Mayıs 2013
21 Nisan 2013
20 Aralık 2012
6 Ekim 2012
3 Eylül 2012
30 Temmuz 2012
20 Temmuz 2012
13 Temmuz 2012
29 Haziran 2012
30 Nisan 2012
11 Nisan 2012
21 Şubat 2012
6 Şubat 2012
12 Ocak 2012
9 Ocak 2012
23 Aralık 2011
13 Aralık 2011
5 Aralık 2011
Linkler
bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=